Sunday, October 11, 2009

Ekonomistler Krizi neden bilemedi?

[Yorum - İhsan Işık] Ekonomistler krizi neden bilemedi?


Zaman Gazetesi, birkaç hafta önce Lehman Brothers'ın iflasının yıldönümünde "krizden nasıl çıkılacağı konusunda ulema ihtilafa düştü" başlıklı bir haber yapmıştı. Haberde dünyaca ünlü ekonomik otoriteler farklı farklı görüş beyan ediyordu.

Ekonomistler çıkış yolunu tam kestiremedikleri gibi, yeryüzünün bu en büyük ikinci mali krizini öngörememekle, hatta bu krize neden olmakla suçlanmaktadırlar. Bunlar ciddi ithamlardır ve mesleğin itibarını derinden sarsmaktadır. Halbuki, daha düne kadar ekonomistlerin halk nezdinde politikacılardan daha güvenilir bir yeri vardı. Nitekim, 27 senedir Amerikan ekonomisi, motoru kızdırmadan (enflasyonsuz) aralıksız büyüyünce, kimi otoriteler yeni bir paradigmadan (ekonomik mucizeden) bahsetmeye ve direksiyon başındaki zata "ilahi güçler" atfetmeye başlamıştı. Reagan dahil 4 başkan eskiten eski FED Başkanı Alan Greenspan, ancak son kullanma tarihi 2006'da 80 küsur yaşındayken malulen emekli edilmişti. Greenspan bir Cumhuriyetçi olmasına rağmen, Demokrat Bill Clinton bile onu görevinden alamamıştı. Hatta, Senatör John McCain onu ülke için 'vazgeçilmez' ilan etmişti: "Eğer Greenspan bir gün ölürse, ABD başkanı onun yere yıkılmasına izin vermemeli, cesedinin koluna girmeli ve yüzüne de bir çift siyah gözlük takmalıdır!" Kriz öncesi ölmesine bile izin verilmeyen Greenspan, kriz sonrası -birçok diğer ekonomik şöhret gibi- itibar infazından kurtulamamıştır.



EKONOMİSTLERİN ŞÖHRET EROZYONUNUN SEBEPLERİ NELER?


En barizi, ekonomistler arasındaki 'kakafoni', yani dağınık görüntüdür. Medyaya bakıldığında ekonomistlerin birçok konuda ihtilaf ettiği görülmektedir. Bu durum aslında tescillidir. American Economic Review'deki bir araştırmaya göre, 16 önemli ekonomik mesele arasında ekonomistlerin %90 hemfikir olduğu sadece 3 konu vardır. Bu bir yerde normaldir, çünkü ekonomi bir sosyal bilimdir. Sosyal bilimler, insan davranışını anlamaya ve tahmin etmeye çalışır. Fizik, kimya gibi tabii bilimler ise cansız maddeleri inceler. Bu tür maddeler, doğa kanunlarına tabidir ve tutarlı davranış gösterirler. Bir kibriti çakar ve kuru bir kâğıda tutarsınız, yandığını görürsünüz. Ekonominin konusu insandır. İnsansa hür irade sahibidir ve pek öyle öngörülür hareket etmez. İşkence yaparsınız, bazısı çözülür ve konuşur; bazısı ise ölümüne direnir. Hatta, aynı kişi işkenceye farklı zamanlarda farklı tepki de gösterebilir. Bu yüzden, ekonomi gibi sosyal bilimlerde öngörü yaparken hata payının büyük olması normaldir.



MIT hocası Andrew Lo'nun bir çalışmasına göre, temel bilimlerde 3 temel kanunla madde davranışının %99'unu tahmin edebilirken, finansta, 99 kanunla insan davranışlarının ancak %3'ünü kestirebilirsiniz. Nitekim, IMF'nin bir araştırmasına göre, ekonomistler, 1990'larda peydah eden 60 milli krizin ancak %3'ünü bir yıl öncesinden bilebilmiştir. Tahmin ettikleri krizlerin de, tam şiddetini kestirememişlerdir. Bunun için ekonomistleri idam insafsızlık olur; ekonomi genç bir bilimdir; şu anki bilgi birikimimizle ancak bu kadar biliyoruz. Modern trafik sistemi ve nitelikli polislere rağmen kazaları tamamen önleyebiliyor muyuz? Ayrıca, sadece olan kriz ve kazaları görüyoruz, ya önlenenler? Her durumda, ekonomistlerin işi hiç kolay değil. Bir kere ekonomi, laboratuvarsız, deneysiz bir bilimdir. Bir laboratuvar çalışmasında, her şeyi kontrol eder, sadece bir faktörün değişmesine izin verir ve onun denek üzerindeki etkisini ölçersiniz. Ekonomide böyle kontrollü deneyler yapmak imkânsız gibidir. Gerçek hayatta, kontrolsüz milyonlarca deney olmaktadır. Her kriz, aslında böyle bir deneydir. Hepsi bir sonraki kriz için bir ders hükmündedir. Ancak, iyi bir ders çıkarabilmek için, daha çok gözleme ve derin analizlere ihtiyaç vardır. ABD'de meydana gelen her uçak kazasından sonra hadiseyi etraflıca inceleyen bir "Ulaştırma Güvenlik Kurulu" vardır. Benim de paylaştığım bir görüşe göre, dünyada vaki olan her krizin nedenlerini (hemen kriz sonrası) derinlemesine inceleyecek ve gerekli dersleri çıkaracak milli ve uluslararası "Ekonomi Güvenlik Kurullarına" ihtiyaç vardır.


GELENEKLERİ GÖZDEN GEÇİRME VAKTİ


Bazı hallerde, ekonomistler arasındaki genel ihtilafların arka planı 'masumdur'. Bir görüş bildirirken, ekonomistler değişik kıstaslar kullanabilirler; bu da farklı sonuçlar doğurmaktadır. Mesela, enflasyon bir önceki seneye göre düşüktür ama on sene öncesine göre yüksektir. Ayrıca, ekonomistler bazen "kısa dönemi" mi, yoksa "uzun dönemi" mi kastettiklerini belirtmeyebilir. Mesela, vergi kesintileri, kısa dönemde harcamaları, uzun dönemde yatırımları teşvik eder. Bazen ekonomistler, herkes gibi kibirlerine yenik düşer, bilmediklerini itiraf etmezler. Halbuki, henüz araştırma halindeki birçok yeni meselede mutlaka belirsizlikler ve ihtilaflar mevcuttur. Nitekim, Greenspan bile, "Döviz hareketlerini tahmin etmek zar atmaktan farksızdır." itirafını yapar. Bazen itiraf da fayda etmez. Eski FED başkanlarından Sherman Maisel, "Çeşitli yerlerde konuşma yaparken en zorlandığım konu, insanları bizim para hakkında o kadar da çok şey bilmediğimize ikna etmekti." der. Ayrıyeten, ekonomistlerin bazen ihtilafta olmasını kamuoyu teşvik eder. Mesela, birçok ekonomist "enflasyonun arkasında sendikaların olduğu" görüşüne katılmaz. Ancak, sendika düşmanı kesimler bu görüşü iddia edecek bir "gönüllüyü" bir türlü bulurlar. Bazen de ekonomistler arasındaki ihtilaflar medya tarafından abartılır. Bunda sansasyon saiki olabileceği gibi, bazen de habercilik gereği böyledir. Bir haberin dengeli olması için, genelde bir mevzu hakkında farklı görüşlere gerek duyulur. Halbuki, o konuda hakim bir konsensüs olabilir. Ekonomistler ayrıca o toplumun bir parçasıdır; tuttukları bir takım, destekledikleri bir parti vardır. Dolayısıyla, dünya görüşleri ve değerleri 'tarafsız' bakışlarını etkileyebilir. Dahası, ekonomide de "mezhepler" vardır. Her ekonomik mezhebin içtihatları da farklıdır. 'İmam Smith' mezhebine bağlı olanlar, krizden çıkış için piyasa bazlı reçeteler, 'İmam Keynes' mezhebine bağlı olanlarsa, devlet bazlı reçeteler yazar.


Bu kriz göstermiştir ki, ekonomi otoriteleri bazı gelenekleri ve varsayımları gözden geçirmelidir. Mesela, konut piyasalarında bir balon şişerken merkez bankaları seyirci kalmıştır. Gerekçeleri, görev tanımlarında "balon veya köpük patlatmak" olmadığıdır. Amerikan FED'in, kanunca verilen iki ana görevi vardır; enflasyonla savaş ve ekonomik büyüme. Avrupa ve Türkiye merkez bankalarınınsa temel görevi enflasyonu kontrol etmektir. Kimilerine göre, merkez bankaları kafayı sadece enflasyona takmışken, burunlarının önünde şişen balonu görmemişlerdir. Halbuki son yıllarda görülen ekenomik krizlerin arkasında hep bu tür varlık balonları yatmaktadır. "Balon körlüğünün" bir nedeni, ekonomistlerin varlık fiyatları konusunda piyasalara kayıtsız şartsız "amentüsüdür". Merkez bankalarının kullandığı modellerin ekseriyetinde, "etkin piyasalar teoremi" hakimdir. Yani, piyasalar varlıkları fiyatlandırırken her türlü ilgili bilgiye sahiptir. Piyasalar adildir; bir şeyi fiyatlarken tam ortadan vururlar. Dolayısıyla, varlık balonu diye bir şey yoktur! Olsa da, akıllı yatırımcılar yapay olarak aşırı değerlenmiş varlıkları satar, hemen balonu patlatırlar. Ancak, Harvard ekonomisti Andrei Shleifer'in belirttiği gibi, bazen akıllılar rüzgarı tersine döndüremez; çünkü bu çok maliyetli olabilir. Bu şartlarda, rasyonel yatırımcılar, 'çılgınlığa' direnmek yerine, ondan istifade etmeye çalışır. Nitekim, dans ettiği için sonradan işinden kovulan Citibank'ın eski müdürü Chuck Prince "Müzik çalmaya devam ettikçe, dans etmek zorundasın. Biz hâlâ dans ediyoruz!" demişti. Belki bu noktada sıkı bir ebeveyn disiplini gerekiyordu; zira "en iyi merkez bankaları, parti coşkuyla devam ederken, içki şişelerini insanların önünden alabilendir". Ancak merkez bankaları, çılgınlığı sadece seyretti; çünkü çocuklarına çok güvendi.


DERİNLERE DALDIKÇA KAYBOLMAK


Ekonomi biliminin bir handikapı artık "salon edebiyatına" dönüşmesidir. Einstein'ın, "Matematikçiler, görelilik kuramına el attıktan sonra, ben kendi kuramımı tanıyamaz hale geldim" dediği rivayet edilir. Aynı şekilde, ekonomi bilimi de matematik ve fizikçilerin istilasına uğramıştır. Bugün derin matematik modeller içermeyen hiç bir makale saygın bir ekonomi dergisinde yayın şansı bulamaz. Yayınlananları da bir avuç insan ancak okur ve anlayabilir. Bu modellerin temel varsayımı, insan davranışlarının tutarlı ve tahmin edilebilir olduğudur. Bir yerde, ekonomistlerde "fizikçi takıntısı" vardır; onlar gibi yüksek matematikle duyarlı öngörüler yapmak isterler. Halbuki, makroekonominin ata babası Keynes "ister şahsi, ister siyasi, ister ekonomik olsun, insan davranışlarını sadece matematik öngörülere dayandırmazsınız, çünkü bu tür hesaplamaların [sosyal bilimlerde] temeli yoktur" der. Bu gerçek, modern ekonomistler arasında göz ardı edilmektedir; birçoğu hâlâ mükemmel öngörüler peşindedir. Mesleğin duayenlerinden Frederick Hayek "Ben ekonomik tahminlere göre hareket edip para kazanan çok az; fakat tahmin satarak para kıran çok insan gördüm." der. Nitekim, bulgular göstermektedir ki, mükemmel tahmin diye bir şey yoktur ve olamaz. Aksi takdirde, 1970'ten beri dünyada cereyan etmiş banka merkezli en az 124 krizi doğru tahmin edebilir ve önleyebilirdik.


Nobel ödüllü ekonomist Paul Krugman "son 30 yıldır okullarda dayatılan ekonomi öğretilerinin bir zaman kaybı olduğunu, faydalı olmak yerine, zararlı hale geldiğini" iddia etmektedir. Gerçekten, ekonomi biliminin ruhu çalınmıştır; meslek adeta makineleştirilmiştir. Malthus'tan sonra, "ölümcül bilim" diye zaten kötü şöhret salan bu güzelim alan, kupkuru, hissiz, maneviyatsız, materyalist bir hal almıştır. Halbuki, tarihte bu alanda çığır açan araştırmalar, genellikle sayısal (mekanik) değil, kavramsal (sezgisel) olmuştur. Bu yüzden New York Üniversitesi hocalarından Roman Frydman "Ekonomistler olarak tamam sayısal yöntemleri kullanalım, ancak bununla kalmayıp tarih de çalışalım, hislerimize ve muhakemelerimize güvenelim." demektedir. Eskiden, alimler hem dinî, hem beşeri, hem tıbbî, hem matematik, hem astronomi alanında yücelmiş feylesof kimselerdi. Şimdi ise, akademisyenler, bırakın alt kattaki veya yan binadaki diğer akademisyenleri, kapı komşusu meslektaşlarının ne yaptıklarını bilemez hale gelmiştir. Doğrudur, uzmanlık daha derinleşmemize yaramıştır; ama daldıkça yüzeyden kopmuş, gayemizi unutmuş, büyük resimdeki yerimizi kaybetmişizdir.


İNSANI BİLGİSAYARLAŞTIRMADAN GERİ ADIM


1990'larda ODTÜ'de okurken "mühendislik bilimleri" diye entegre bir bölüm vardı. Sanırım, gayesi teknik bir şirkette çalışan değişik mühendisleri koordine edecek ara eleman yetiştirmekti. Belki bölüm zamanın ötesindeydi, çünkü sonra kapandığını duydum. Halbuki şimdiki eğilim, tam bu yöndedir. Bazı okullarda, bir dersi değişik alanlardan birkaç hoca öğretmektedir. Mühendislikte ekol olan Georgia Tech Üniversitesi'nin rektörü, gerçek hayatta beraber çalıştığı en başarılı mühendislerin, zamanında en iyi öğrenci olanların değil, yaratıcı düşünmeyi becerenlerin olduğunu fark etmiş ve mühendislik bölümlerine kabul şartları arasına iyi matematik yanında, bir müzik aleti çalmış olmayı, bir koroda söylemiş olmayı ve bir takımda oynamış olmayı getirmiştir. Aynı okul, bilgisayar eğitimini tamamen revize etmiş, saf bilgisayar yerine, 'bilgisayarlı iletişim', 'bilgisayarlı istihbarat', 'bilgisayarlı işletme' gibi entegre programlar oluşturmuştur. Ekonomide de "davranışsal ekonomi" adında, psikolojiden oldukça beslenen yeni bir akım doğmuştur. Bu cereyan, insana şaheser bir bilgisayar muamelesi yerine, "normal" insan gibi davranan ve ümit vaat eden bir bilim dalıdır. Bu krizi tahmin edebilen birkaç kişiden birisi, bu akımın öncülerinden Yale Üniversiteli Robert Shiller'dir. Tarih bir deneyler deposudur. Hatta, bazı işletme okulları, müfredatlarına tarih derslerini almaya başlamıştır. Geçen sene Lehman'ın batışını bu gazetede "Sultan Bernanke ve Yeniçeriler" adlı makalede Osmanlı tarihiyle tahmin etmiştim. Ekonomi "ölümcül bir bilim", tarihse "ölülerin hikâyesi" olabilir. Ancak, alabilene ölülerde diriler için çok büyük dersler vardır. Yoksa, tarih neden ikide bir tekerrür etsin?.. ZAMAN
PROF. DR. İHSAN IŞIK ROWAN ÜNİVERSİTESİ ÖĞRETİM ÜYESİ

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=901573&title=yorum-ihsan-isik-ekonomistler-krizi-neden-bilemedi

Thursday, October 01, 2009

Testi kırıldıktan sonra... hangi kitapları okuyalım?

Ibrahim Ozturk

Biliyorsunuz, Nasrettin Hoca nasıl olsa kırıldıktan sonra hayıflanmanın bir manası yok diye, suya gönderdiği çocuk testiyi kırmasın diye önceden bir güzel pataklamış.

Kriz öncesinde sesimizin yettiği kadar 'sular bol aktığı için kabınız dolu gözüküyor, ancak altı delik, tıkayınız' desek de, 'bahar ve yaz nasıl tabii ise, bunun ardından kış da gelecek' dediysek de kimlere ne kadar tesir etti bilemeyiz. Rusların bir atasözü var; 'Çok soğuk hava diye bir şey yoktur. Esas sorun yanlış giyinmektir.' Unutmayın, Ruslar bu dersi iyi çalıştıkları için hemen hemen bütün savaşlarını kışın nasıl giyineceğini kestiremeyen düşmanlarına karşı kışın kazanmıştır.


Öneri listelerimizi çarşaf çarşaf söyleyip yazmış olsak da, 'bir musibet bin nasihatten evladır' hükmü geçerliliğini koruyor.

Evet, kriz geldi, testi kırıldı. Şimdi izninizle artık kalan sağlarla yolumuza devam etme zamanı geldi. Yaz rehaveti, Ramazan molası, bayram tatili derken, piyasaların da yavaş yavaş kendine gelmeye başladığı şu sıralar artık yeniden işe koyulmanın zamanı. Mevsimlik nedenlerle ben de yaz boyunca daha çok ekonominin geneline (makro ekonomik meselelere) kafa yordum ve şirketlerle ilgili yazılarıma ara verdim. Şimdi bir süre işadamına ve tekrar şirketlere odaklanmak istiyorum.

Biliyorsunuz bizim esnaf-işadamının okumuyor oluşundan son derece muzdaribim. Oysa işyerlerinde ve evlerde kütüphanemiz olmalı, günün başında ve sonunda muhakkak bir iki saatimizi kitap okumalarına ayırmalıyız. İşimiz, sektörümüz ve ekonominin geneliyle ilgili kitapları, dergileri, köşe yazılarını muhakkak takip etmeliyiz. Ekonomi ile ilgili bir gazeteye ve iyi seçmek şartıyla birkaç ekonomi-işletme dergisine abone olmalıyız.
Birkaç ay inadına kitap okuyun, göreceksiniz ki kafanızda onlarca pencereler açılacak, eliniz kolunuz çözülecek, fikriniz gelecek. Bu minval üzere yaz boyunca adresime postalanan birçok değerli kitap elime ulaştı. Bunların bir kısmını zaten okumuştum, bir kısmını daha yeni okuyorum. Şimdi size kısaca bunlardan bahsedeyim.
Şirket danışmanlığı da yapan İlhami Fındıkçı'nın dikkatimi çeken bir hayli hacimli eserlerinden sonuncusu 'Bir Gönül Yolculuğu: Hizmetkar Liderlik' (Alfa, 2009), kısaca yerli bir duruşla çağdaş bir işletme yöneticiliğinin nasıl olacağını bütün yönleriyle ortaya koyuyor. Bu bağlamda MÜSİAD eski Başkanı Ömer Bolat'ın 'Liderlik Gönül İşidir' (Hayat, 2009) büyük bir tecrübeyi sizinle paylaşıyor.

Bu arada 'Kendi İşini Kurmak İsteyen Girişimcinin El Kitabı' Japon İşletme Bilimcisi Guy Kawasaki (MediaCat/İnfomag, 2007) ile iyi bir yönetim danışmanı olan Hüseyin Çırpan'ın 'Girişimcinin Yol Haritası' (MÜSİAD, 2008) çalışmalarını bir arada okuyun. Krizde dokuz doğuruyoruz ya, yazılarını dikkatle takip ettiğim Doç. Dr. Murat Yülek'in 'Türkiye ve Küreselleşen Dünya Üzerine Notlar (Bilgesel, 2009) ve Ruth King'in 'Küçük İşletmeler İçin Büyük Fikirler' çalışmasını da bir çırpıda okumanızı isterim.

İTO ile aylık ekonomi dergisi İnfomag'ın birlikte verdiği 'KOBİ'lerde Rekabet Gücünün Artırılması' (2009) adlı çalışma için Prof. Dr. Mustafa Aykaç'ın editörlüğündeki çalışmaya hayli emek verilmiş. Eğer son on senedir darmadağın olduğumuz konular ilginizi çekiyorsa Prof. Dr. Nurullah Genç'in Ortaklık Kültürü'nü (MÜSİAD, 2007), Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş'un 'Aile İşletmeleri: Yönetim Devri ve İkinci Kuşağın Yetiştirilmesi'ni(İGİAD, 2007)'ni bir an evvel hatim ediniz. Paramparça olduğumuz konuların başında mali yapının ucunu kaçırmak geliyor.
Bu yüzden Salim Çam'ın 'İşletmelerde Bütçe Yönetimi' (Hayat, 2008) listenize alınmalı. Pazarlama çağındayız ya, tek kelimeyle konunun üstadı olan Philip Kotler'i daha okumadıysanız, heyhat! Tabii Doç. Dr. Ömer Torlak'ın yönetimindeki Yeni Müşteri'yi (İTO, 2007) de tanımalıyız.
İşletmede 'kafamı öteye çevirsem çalışanımdan bir kazık yiyorum' dersiniz ya. O zaman Prof. Dr. Nejat Bozkurt'un 'İşletmelerin Kara Deliği: Hile' (Alfa, 2009) adlı çalışması ilaç gibi gelebilir. Zira bütün taktikler çalışan hikayelerine kadar inilerek veriliyor. Bunları bitirin, bir liste daha vereyim. i.ozturk@zaman.com.tr

Saturday, August 29, 2009

ABD'deki batıklar ve gizli hesaplar (Kadir Dikbaş)


Krizde en kötünün görüldüğü yönünde genel bir kanaat oluşmuş olmakla birlikte, krizin merkezi ABD'de finans kesimi henüz sorunlardan sıyrılabilmiş değil.
Wall Street'in dev yatırım bankalarının batması dünyayı sallamıştı. Arkasından irili ufaklı bazı mevduat bankaları geldi. 2008'de çok fazla batık görülmedi ama bu yılın ikinci yarısında sayıda patlama yaşanıyor.
ABD'nin TMSF'si olarak bilinen Federal Mevduat Sigorta Kuruluşu (FDIC), 2008 başından bu yana 117 bankaya el koymuş. Bu sayının 81'i bu yıla ait. Bilhassa temmuz ve ağustos aylarındaki el koymalar, dikkat çekici. 81 bankanın 24'ü temmuzda, 12'si ağustosta batmış. Sanki krizin sonuçları yeni yeni ortaya çıkıyor.
Başka iflasların yolda olduğuna dönük uyarılar var. Bazı uzmanlar, 150-200 bankanın daha batabileceğinden bahsediyor.
Ülkedeki 8 bin 500 banka içinde 117 banka çok önemli bir rakam gibi görünmüyor. Bu bankaların varlık toplamı da 78 milyar dolar civarında. Yani ABD ölçeğinde altından kalkılamayacak bir büyüklük değil. Ama devam eden bir sıkıntının olması dikkat çekiyor. ABD bankacılık sistemi ilk kez böylesine büyük bir batık rüzgârıyla karşı karşıya.
Bu tür durumlar, küresel ekonomideki iyileşmenin yavaş olacağını gösteriyor. ABD dünya ekonomisinin motoru, dünyanın en büyük tüketicisi çünkü. Bu dev tüketici, bir müddet sonra kemer sıkmak zorunda kalacak. Bütçe açığı almış başını gidiyor. 10 yıl içinde toplam 9 trilyon dolarlık açık tahmin ediliyor. Bu ise borçlanma demek. Aynı dönemde kamu borçlarının ikiye katlanıp milli gelirin dörtte üçüne çıkması bekleniyor. ABD, 2. Dünya Savaşı'ndan bu yana böylesine zor bir mali portreyle karşılaşmamıştı.
Batık ya da çürük banka olaylarına bizler fazla yabancı değiliz. Ağır bedel ödedik bu konuda. TMSF, hâlâ bırakılan enkazlarla boğuşuyor.
Sağlam banka-çürük banka ayrımı artık Batı için de önemli. Kamu kaynaklarının özel bankalara aktarılması, kurtarılması sıradan olaylar haline geldi. Ne gariptir ki, ABD Hazinesi kaynak aktardığı Citibank üzerinden Akbank'a bile ortak oldu.
Dünyada ilginç şeyler oluyor, olmaya da devam edecek gibi.
Yıllarca finans merkezi olmanın rantını yiyen ülkeler, ilk kez finans merkezi olmanın zorluklarıyla yüzleşiyor. En çarpıcı örneklerden biri İsviçre. Dünyanın gizli kasası konumundaki ünlü İsviçre bankaları endişeli.
Sebep, ABD'nin krizle birlikte başlattığı "gizli hesap avı". ABD sonunda UBS'i pes ettirdi. Geçen hafta imzalanan anlaşmaya göre, ABD 4 binden fazla vatandaşının banka bilgilerine ulaşabilecek.
Bu durum, sır küpü bankalara olan güveni sarsacak nitelikte. Ve bu sadece İsviçre ile de sınırlı değil. Benzer işlemlere müsaade eden bütün ülkeler ve bankaları için geçerli.
İddialara göre, İsviçre'de hesap sahibi çok sayıda Türk vatandaşı da paralarını çekmek için girişimlere başlamış. Fakat bankalar, gelen yoğun talep üzerine aylar sonrasına randevu veriyor. Nereden nereye?
Hiçbir devlet vatandaşlarına ait paranın dışarıdaki gizli hesaplarda tutulmasını istemiyor. Hele hele bu kriz günlerinde. ABD'nin aldığı sonuç, OECD'nin "Beyaz Liste"sindeki diğer ülkeleri de harekete geçirecek türden. Türkiye de bu liste içinde yer alıyor.
Eğer uluslararası mali sistem biraz sıkılaşacak olursa, bu bankaların ve hesap sahiplerinin işleri zorlaşacak.
Maliye Bakanlığı, kriz sürecinde dışarıdaki paraları çekebilmek için "Varlık Barışı" kampanyasını başlatmıştı. Fakat süre doldu, beklenen giriş gerçekleşmedi. Maliye şimdi "Varlık Barışı"nda ikinci bir girişim daha başlattı. Son gün 30 Eylül. Bakalım, bu sefer sonuç alınacak mı? k.dikbas@zaman.com.tr

Tuesday, August 18, 2009

Bakan evini satamiyor ))))

'Bakandan satılık ev'!

UĞURGÜRSES
Ekonomi
17/08/2009 - Radikal

Bazı zamanlarda, kişilerin toplumsal kimlikleri ile kişisel ya da ekonomik tercihleri farklılaşabiliyor. Ama yüzyılın en derin krizinin yaşandığı bir ortamda bu toplumsal kimlikte, ‘ekonomi bakanı’ ya da ‘Nobel ödüllü iktisatçı’ yazıyorsa aldıkları kişisel kararlarda daha fazla bir ilgi odağı haline gelmeleri kaçınılmaz oluyor.
Son iki haftada, ABD’de iş ve ekonomi çevrelerinde yakından izlenen iki kişinin özel alanlarında almış oldukları kararlara ilişkin haberler ilgi uyandırdı. Biri, ‘ekonomide sıkıntılar var ama işler iyiye gidecek’ diyerek kamuoyu beklentilerini olumlu yönde etkilemeye çalışan Hazine bakanı Tim Geithner’dı. Diğeri ise ekonomide 1929 tipi buhrandan uzaklaşıldığını, ama Japon usulü uzun sürecek bir sıfıra yakın düşük büyüme sürecine girilmiş olabileceğini düşünen Nobel ödüllü iktisatçı Paul Krugman’dı.Görüşleri ekonomist ve analistlerce yakından bilinen bu iki kişi, özel yaşamlarında kişisel kararlarında nasıl davranıyorlardı acaba?
Bu soruların yanıtı, geride kalan iki hafta içinde alındı. Ekonominin kademeli biçimde iyileşeceğini düşünen Tim Geithner sahip olduğu evini satışa koymuş, ama satamamış bekliyordu. Ekonomide yıllar alacak bir durgunluğa girilmiş olabileceğini düşünen Nobelli iktisatçı Paul Krugman ise New York’tan ev satın almıştı!
ABD Hazine Bakanı Geithner, New York’un kuzeyinde bulunan müstakil evi 2004 yılında 1 milyon 602 bin dolara satın almış, 2009 yıl başında bakan olduktan sonra da 1 milyon 635 bin dolardan satışa koymuş. Şubat ayında 60 bin dolarlık bir indirim yapsa da, ev şimdiye değin alıcı bulamamış. Geithner, 2004 yılında bu evi satın alırken, eşi ile birlikte 1 milyon 250 bin dolarlık bir mortgage sözleşmesi yapmış. ABC’nin haberine göre, emlak uzmanları, Geithner’ın görece pahalıya aldığı bu evi kiraya vererek mortgage ödemelerini yapmasından başka iyi seçeneği olmadığı, ama ilerleyen zaman içinde bugünkü fiyatlarla kiraya verecek kimseyi bile bulamayacağı yorumunu yapıyorlar.Geithner’ın evini satmaya kalkışması, ileriye dönük beklentilerinden dolayı görünmüyor. Malum, Geithner, bakan olmadan önce ABD merkez bankası Fed’in New York şubesinin başkanıydı. New York’tan Washington D.C.’ye taşındı. Her şey bir tarafa, mortgage sözleşmesi ile borçlanarak şişmiş fiyatlardan konut satın alan ve de bugün için ‘suyun altında’ biçiminde betimlenen kesimin içinde yer alıyor Geithner. Bunun da çok doğal olduğunu düşünüyoruz. Ekonominin içinde bulunan kişilerin, bizatihi karar alıcı bir pozisyonda olsalar dahi, kendi özel yaşamlarında doğru kararları zamanında alamayabileceklerine iyi bir örnek.Diğer taraftan, söz konusu evin Geithner’ın oturmak için aldığı tek ev olduğu; bunun, varlık fiyatlarındaki hareketten spekülatif kazanç sağlamak amaçlı olmadığı da düşünülebilir.İşte bu noktada ikinci öyküye ‘bağlanıyoruz.
Ekonominin Japon usulü uzun sürebilecek bir durgunlukla karşı karşıya olabileceğini, ABD’deki konut fiyatlarının ise 2011 yılına kadar çıkışa geçemeyeceğini düşünen Nobel ödülü sahibi iktisatçı Prof. Paul Krugman da yakın zamanda New York’ta ev satın almış. Krugman, Geçen yıl 2 milyon 495 bin dolara satışa konulan Manhattan’daki üç odalı daireyi 1.7 milyon dolara satın almış. Ekonomi ve konut fiyatları hakkında pek de iyimser değilken, neden bu konutu satın almıştı ki? Krugman, New York’ta konut fiyatlarının biraz daha gerileyebileceğini düşündüğünü söylüyordu oysa.Bu haberin duyulmasıyla, bir taraftan da 1929’daki gibi bir buhran riskinin geride kaldığını söyleyen Krugman’ın ‘acaba bir bildiği mi olduğu?’ sorusunu soranlar da az değildi doğrusu. Krugman bunun yanıtının oldukça basit olduğunu, ‘bir yere ihtiyacımız vardı. Elimize de biraz para geçince’ diye açıklıyordu. Krugman, ‘daha önce sahip olmadığı bir kaynağa ulaşınca’ ev almaya karar vermişti. Bu kaynağın, Nobel ödülünü almasıyla eline geçen 1.4 milyon dolar olduğunu anımsatalım.Gerçek ve renkli iki öyküden süzülen şu oldu: Uzman da olsanız, işlerin iyiye ya da kötüye gideceğini düşünüyor olsanız da, kişisel yaşamınızda farklı yönde kararlar veriyor olabilirsiniz. Bunlar ‘dışarıdan’ bakanların gözünde rasyonel kararlar da olmayabilir. Oysa çok basit nedenleri vardır. Tıpkı Geithner ve Krugman’ın sahip oldukları gibi.

Thursday, August 13, 2009

Akıllı Klozet --- krizin teget kecmeyi....

http://www.zaman.com.tr/yazar.do?yazino=859087


http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=879118&title=yorum-ihsan-isik-kriz-kimi-teget-gecti

Tuesday, May 12, 2009

Ani Bir Lenkeran Gezisi










Bu gezi, Lenkeran`la üçüncü kez buluşmam olacaktı. Daha önce Lenkeran`a giderken, Palsüd fabrikasını ziyaret etmiştim. Mühendisleri ve müdürü Türkiye`den gelen bir kurum burası. Çok harika süt ürünleri var. Oradaki hijyeni gördükten sonra geri döndüğümde, rahatlıkla Palsüd ürünlerini tüketebiliyorum. Dünyadaki bütün firmalar tüketicilere fabrikaları gezme fırsatı verseler, sanırım, dünya, olabildiğine şeffaf bir yer olur. Böylece en azından tam rekabet piyasasının olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi, yani “Şeffaflık” özelliği yerine gelmiş olur. Palsüd`de ilk kez, içi süt dolu kocaman, ılık süt küvetleri gördüm. Içeride müthiş bir sıcaklık vardı, sütleri alıp kullanmaya, yeni ürünler üretmeye çalışıyorlardı. Insanın süt banyosu yapası geliyordu ))).. Tabi yapamadık. Çünkü içeriye girerken bile, özel giysileri almakla birlikte bizi dezenfekte ettiler. ))). Meğer ne kadar mikropluymuşuz.)))


Nihayet kelam, gelelim bu son gezi macerasına. Salı günü, bir arkadaş, üç günlük tatili değerlendirelim diye bir teklifle birden hepimizi heyecanlandırdı. Malumu aliniz, 9 Mayıs Azerbaycan`da Zafer Günü olarak kutlandığı için resmi tatil ilan edilmiş durumda. İkinci Dünya Savaşı`nın Sovyetler Birliği tarafından kazanıldığı tarih olan bu gün, Azerbaycan`da hala kutlanmaktadır. Çünkü o zamanlar, Azeriler de almanlara karşı savaştıklarından bu günün hatırası buradaki insanların ortak mirası haline gelmiş durumda. Azerbaycan`da tatil günleri hafta sonuna denk geldiğinde bu iş günü olan sıradaki güne kaydırılıyor. Böylece, 9 mayıs cumartesine denk geldiği için, biz de pazartesini tatil yapacak olmanın fırsatını gören bir insanın teklifine dayanamadık. On arkadaş aynı anda gidelim diye ısrar edince, ben de bu teklife hayır diyemedim. Neyse arabayla anlaştık. Ben rakamları da vereceğim, siz buna göre Azerbaycan`daki tatil fırsatları hakkında bilgi edinmiş olursunuz böylece. 220 AZN (Azerbaycan Manatı). minibüsle anlaştık. Şöyle ki, minibüs bizi götürecek getirecek ve o arada şehir gezilerimizde bizim ulaşım problemimizi halledecek. 10 Mayıs tarihinde de bizimle birlikte geri dönecekti. 8 Mayıs`ta Bakü`den çıktık. (Tam da benim doğum günümde) . Dört saatlik yoldan sonra, gece saat 00:30 civarında Lenkeran`a vardık. Cumartesi günü`nü iyi bir gezelim dedik.

Öncelikle, şelalenin gürlediği, tabiatın en güzel yüzlerinden birinin yer aldığı Tebessüm Dinlenme Tesisine gidelim dedik. Lenkeran`da 13 kişi olduk. 11 kişi ekibimiz, bir rehber, bir de şoförümüz. 13 kişilik kebab için ve ilavelerle birlikte 95,40 AZN ödeyerek güzel bir öğle yemeğinin tadına varmaya gayret ettik. ))) Çok doyurucu olduğunu söylemeliyim. Bunun dışında Hanbulan gölüne gittik. Burada, gölün kenarını gezdik ve orada güzel yemeklerden sonra içilecek türden olan Lenkeran çayı içtik. (12 AZN). ( 1 TL = 0,52 AZN). Hanbulan gölünün kenarında tabiatın hemen yanıbaşında semaver çayı içmenin müthiş bir keyfi var. Daha sonra şehir merkezini gezmeye gittik. Orada 9 Mayıs`la alakalı `Meçhul Asker` anıtının önünde bir çelenk gördük: Sizin de resimde görüyor olmanız lazım. Azerbaycan`da kommunist kelimesi Türkiye`deki gibi kötü imaja sahip değil. Belki ben çok karşılaşmadım, ama insanlar bu eskimiş fikir yapısını normal kabul ediyorlar. Herkes kendi halinde yaşayıp gidiyor. İnsanlar 8 Mart`ı hediyeleşme vesilesi, 1 Mayıs arkadaş çevresiyle yemekte buluşma sebebi, 9 Mayıs`ı da bir araya gelinen bir etkinlik gibi görüyorlar. Burada, bu ve benzeri günlerden hiç birisinde, insanlar taşları, sopaları ellerine alıp, dükkanların camlarını kırıp geçirmiyorlar. Nihayet kelam, her günün sonu anlamlı bir etkinliğe çıkabiliyor.

Tabii insanlar, bu kadar tabiat güzelliğinin karşısında dayanamayıp romantik pozlar da verebiliyorlar. Lenkeran`da en çok işimizi kolaylaştıran faktörlerden birisi Lenkeran`da Türk Lisesin olmasıdır. Bizi iki gece misafir ettiler ve buna ilaveten de, bize orada mihmandarlık yaptılar. Türk lisesindeki Türkiyeli ve Azerbaycanlı öğretmenler çok güzel talebeler yetiştiriyorlar. Biz oradayken, üç günlük tatile aldırmaksızın olimpiyat için okuldan ayrılmayan sekizinci sınıf talebeleriyle tanıştık. Tabii, bir de öğretmenlerden birinin minik yavrusuyla. Sevdik doya doya o minik balayı.))).

Bütün kurtlarımızı dökene kadar futbol oynadık. Saatlerce, söhbet muhabbet ettik. Şehir hayatı zamanı bizden alıp, geriye zamansızlık bırakıyor sadece. Orada ise, geceleri uyumayıp uykuya giden zamanı bir birimizi tanımaya ayırdık. Bazılarımız, lisede başlarından gelen ilginç olaylardan konuştu, bazılarımız ise, hayatından kendini en mutlu eden anlarını bizimle bir yerde hatırladı. Uyumaya gelince, o kadar müthiş bir ortam ki... Tabiatla ve Lenkeran lisesi, geceleri buluşup bize ninni söylüyordu sanki. Yol masrafları da dahil, toplam 450 AZN`ye (550 Dolar) 11 kişi, iki günlük oldukça dinlendirici bir tatil yaptı. Bir çok insanı daha yakından tanıma fırsatım oldu. Çok güldük...

Velhasıl kelam, gelmek isteyen olursa, Nazan Öncel`in dediği gibi: “Buyursuuuuuuun Geeeeelsiiiiiin!” ))))))..... Azerbaycan`dan sevgilerle...

Monday, May 04, 2009

2006 yılından bir hatıra


Teşekkürler Ayşegül...

Dostlar !

Bu sabah, aşağıdaki hikayeyi bloga koydum. Ondan sonra düşünüyordum ki, keşke bir resim olsaydı konuyu destekleseydi diye düşünüyordum. Daha sonra msn i açınca Ayşegül`ün bu fotoğrafı gönderdiğini gördüm. ))) Bu sürpriz için teşekkür ediyorum Ayşegül`e. Ne de olsa eski asistanım, yapıyor yapacağını... Bu ince ve yerinde fotoğraf için kutluyorum kendisini...