Showing posts with label Kitap. Show all posts
Showing posts with label Kitap. Show all posts

Sunday, September 09, 2012

Monday, April 02, 2012

39.247

Türkiye İstatistik Kurumu (TUİK)
verilerine göre,
2011 yılında
39 bin 247 yeni kitap yayınlandı.

Saturday, November 28, 2009

Azeri Yazar Turkce Edebiyyat Kitabi yazdi...




Guzel bir duygu ve inanilmaz bir sevinc...




Kardeslik lafta degil de, isle olursa daha guzel olur,




Iste birileri lafta degil de, ozde kardeslik yapiyor...




Mesela Azeri Yazar Dilaver Sultanov gibi..




Turkce Edebiyat Kitabi Yazdi...




Hadi Bakalim, Turkiye Turklerinden birisi de ciksin, Azeri Turkcesinde edebiyat Kitabi yazsin...




Bilmiyorum kendisi diyor mu? ama, izninizle ben iyi ve guzel anlamda soyliyeyim :)




Hodri Meydan ..... :)

Tuesday, April 28, 2009

***********************************************************


Sözde Kızlar...

26 Nisan 2009. Nisan ayının son pazarı. Mayıs, kollarını açmış, gelecek haftanın pazarını kucaklamak için sabırsızlanıyorken... Saat 00:45 – Yeni günün yenice saati neredeyse geride kalıyor. Aslında şu anda yapmam gereken, mecburi işlerle geçirmem gerekiyor zamanımı. Ama ne yaparsın? İnsan tutkusunun peşinden gitmek istiyor çoğu zaman. Bir roman bitirdim az önce. Sahneleriyle kendini zihnime kazıyan, açık sözlü bir roman.

Hatice/Belma gebe kaldığını öğreniyor. Sıra geliyor, çocuğun alınmasına, buna karşı çıkarken, iç sesi beyin kıvrımlarında yankılanıp duruyor : “... Çocuk üç aylık vardı. Kımıldıyordu. Onu öldürmekle, bir insanı öldürmek arasında ne fark var? Bir insan hiç olmazsa kendini müdafaa edebilir, ya çocuk? ...”. Hatice`nin bu cümlesi, bende bir idrak uyanışına sebep oldu. Bir kadının, kendi karnında kımıldadığını hissettiği bir canlıya kolay kolay kıyamamasının oldukça normal olduğunu anladım. “Kımıldıyordu”... Peyami Safa`nın bu ifadesine kadar, kurtajı mekanik ve duygudan yoksun bir olay gibi görüyormuşum. Ama şimdi, çocuk aldırmanın aleni bir cinayet olduğuna kani oldum. Zaten Peyami Safa`nın en güzel yaptığı şeylerden birisi de, romanlarında kadınların yerine düşünebilmesidir.

Dehşetin tasviri bu kadarla bitmiyor: “... Ne yapıyor diye ona (yani Behiç`e, çocuğun babası olmak istemeyen, biyolojik babasına yani) baktım: Kulağını yerden hiç ayırmıyordu. Bilmem ne kadar öylece durdu: On saat mi, on dakika mı, on saniye mi, tahmin edemem... Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalktı, hırıltıya benzeyen korkunç bir sesle fısıldadı: “Haydi yürü, herşey bitti. Artık sesi çıkmıyor...”. Nihayet kelam, adam çocuğu diri diri gömüyor ve hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Bence, Peyami Safa`yla tanışmak isteyen hevesli okurların Sözde Kızlar`la başlaması gerekiyor. Ben ilk önce Matmazel Noraliya`nın Koltuğu ile başlamıştım. Rahatça okunabiliyor ve çabuk bitiyor. Bundan önce Şimsek isimli romanı mütalaa ederek okumuştum. Ama Sözde Kızlar çok anlaşılır cümlelerle dokunmuş. Merak duygusu, frekans kaybetmeden yanıbaşınızda size eşlik ediyor roman boyunca. Bu yüzden, endişelenmenize gerek yok. Behiç, Mebrure`yi aldatmak için bin türlü yola başvuruyor. Acımasız dizi ve film senaristlerinin aksine, Peyami Safa, romanlarını her zaman mutlu sonla ve iyinin zaferiyle bitiriyor.

Amcamın meçhul bir mezar taşından bahsederek, farklı versiyonunu anlattığı durumu bu kitapta bir defa daha gördüm. “... mezar taşının üstüne bir Arap şairinin mezarındaki şu cümle yazılmalı ve bütün sözde kızlara hitap etmeliydi: “Dün sizin gibiydim, yarın benim gibi olacaksınız!”.

Tebessümün yaraşması (yani yakışması), gözleri yummak (gözleri kapamak), nokta-i nazar (bakış açısı), inhisar (tekel), taaccüb (şaşkınlık), gibi Azerbaycan`da hala kullanılmakta olan ifadeleri bu kitapta görmek beni oldukça mutlu etmeğe yetti de, arttı bile. Kitaptan iki güzel ifadeyle bu yazıya son verelim:

... “Bir kat çıktılar. Tahta merdivenler, kuvvetli adımlara razı olmadıklarını boğuk, gıcırtılı bir sesle ilan ediyorlar,...” , “... Hava kararıyordu. Gecenin ilk esmer gölgeleri meydanı doldurdu...” . saat 01:28...

Düşünmüştüm ki, Eskişehir`miz, Beşiktaş`la Pazar günkü maçta yıllar öncesinin rövanşını alacak ve bizleri sevindirecekti. Ama bu sefer de yenildik. Olsun... Eskişehir`imin canı sağolsun... Seneye lig şampiyonu oluruz biz de. Nasıl olsa, büyük takımları kendi sahamızda yenebiliyoruz. Şampiyonluk için müthiş bir şans bu. Iyi yolculuklar sevgili takımım...

Monday, April 20, 2009

Paris`teydim...

Paris`teydim…

Hemen hızlı bir giriş yapayım izninizle: Öncelikle on beş franklık gloria ile karşılaştım. “Gloria nedir?” diye soruyorsanız, hemen açıklayayım: Alköllü kahve demek. Tabi geri çevirdim. “Tüm alayların üzerine yağdığı, hor görülen bir zavallı yaratık vardı” oralarda. 250 gram dolaylarında bir ağırlık ölçüsü olan mark`ı dikkate aldım. Ünlü tefeci Gobseck`i tanıdım. Onun için “babasının kemiklerinden domino taşları yapabilecek adamdır!” diyorlardı. Sonra, şöyle bir duyum aldım: “Paris`te kadınların yüreğini eşeleyecek olursanız, sevgiliden önce tefeciyi bulursunuz”. Sonra bu Paris sokaklarında, biraz da insan kimyasını öğreneyim dedim: “Yüreğimiz bir gömüdür, birden boşalttık mı battık demektir. Bir insanın beş parasız olmasını bağışlayamadığımız gibi, bir duygunun olduğu gibi ortaya dökülmesini de bağışlamayız. Bu adam her şeyini vermişti. Tam yirmi yıl boyunca, yüreğini, aşkını vermişti: bir gün içinde servetini vermişti. İyice sıktılar limonu, posasını da sokağın köşesine bıraktılar”.

Sonra, Madame de Beauseant ile tanıştım. Samimiyetimiz artınca ve onunla yakında tanışınca, bana “Monsieur, tam hak ettiği gibi yargılayın bu dünyayı. Yükselmek istiyorsunuz, size yardım edeceğim. Kadınların çürümüşlüğünün derinliğini araştıracak, insanların sefil gururunun genişliğini ölçeceksiniz” dedi. Oradan çıkıp, Neuve-Sainte-Genevieve-Sokağı`ndaki, pansiyona dönerken, Rastinac`la tanıştım: Üniversitede bir tıp öğrencisi. Annesine ve kız kardeşlerine mektup yazıp, para istediğini söylerken, düşüncelerini okudum: “Kız kardeş yüreği, bir arılık elması, bir sevgi uçurumudur” diyordu içinden. Ama diğer taraftan, “Bir üniversitelinin cebine para girdi mi, içinde masalsı bir sütun belirir hemen, bu sütuna yaslanır” kuralını biliyordum. Komşusu ona şöyle söylemiş : “Güzel bir delikanlısınız, aslanlar gibi mağrur ...bir delikanlı. Şeytan için güzel bir av olurdunuz”. Tabii, acılı hikayeler de dinledim. Lime lime doğranan bir baba yüreği gördüm. Ama o baba, hiç yılmış birisine benzemiyordu: “Evet, evet, istediğiniz kadar parçalayın yüreğimi, her parçası bir baba yüreği olur gene” diyerek inadına devam ediyordu. Bir sonraki vurucu ve sarsıcı bilgiyi de Paris sokaklarında gezerken öğrendim: “Dünyayı bir çamur okyanusu olarak görüyordu, insan ayağını batırdı mı, boynuna kadar gömülüyordu içine”. Ya da “Kötü haberleri iletmek için, zamandan bol ne var?”. Yani kötü haberleri ulaştırmak için acele etmemeliyiz. Son olarak cenaze törenine katıldım: “İki papaz, ayin çömezi ve kilise hizmetlisi geldi, dinin bedava dua edecek kadar zengin olmadığı bir çağda, yetmiş franka ne verilebilirse verdiler”.

Merhaba millet. Hayatımın disiplin adına, içinden geçtiği kısa bir süreci tecrübe ettim. Geçen sene bir hikaye yarışmasına katılmıştım. Hikaye yarışmasında aldığım dereceden ötrü kitap çeki hediyesi tarzında bir ödüle layık görülmüştüm. Ben de ilgi alanıma hitap eden, konulardan olmak üzere kitapları seçip bunun keyfini çıkarmaya çalıştım. Gelelim, Paris Macerama... aldığım kıtaplardan birinin ismi de “Goriot Baba” idi. İki kızı için de her şeyi, evet yalnış duymadınız, her şeyi yapmayı göze alabilecek kadar ifrat dereceli bir babanın hikayesi anlatılıyor bu kitapta. Kitabın yazarını aranızda tanıyanlar vardır: “Honore de Balzac”. Balzac`la daha önce tanışamamış olmanın hüznünü yaşadım doğrusu. Otobüste giderken, boş durmayayım, elimde okunacak bir malzeme olsun diye aldığım Goriot Baba`yı 15 günlük bir süre zarfında okuyarak bitirdim. Her gün işteyken, ve işten eve giderken kitabı okumanın planlarını kuruyordum kafamda/zihnimde. Balzac, genelde insan kimyasını, özelde ise gençlik kavramını iyi müşahede (gözlem) edebilen bir yazar. Romanı öyle anlatıyor ki, insan kendini Paris gecelerinde, tiyatro salonlarında ya da malikanelerinde yürür gibi hissediyor. Balzac, ayrıca bana şunu gösterdi : Dikkatsizliğimden dolayı ufak parçalar halinde hayatımdan kopup düşen zaman parçalarını artık görebilmeliyim. Balzac, bana bu zaman parçalarını verimli kullanma konusunda iyi bir eğitim sunmuş oldu. Kitabı okurken, müthiş ve oldukça sevimli bir amcadan elmadaki şeker misali nasihatler dinlediğimi fark ettim. Gençliğin terbiyesini önemsediği için, Allah, Honore de Balzac amcadan razı olsun. Ilk kez bir yazarı okuduğumda, onun çevresinde hissettim kendimi. “Amca” ifadesini kullanmamın sebebi budur. Maksadım, latife yapmak değil kesinlikle. Bu büyük yazarın eserlerine daha dikkat vermeli, onu daha çok okumalıyım. Sayın Balzac, kitabını rafta bu kadar (bir yıl) beklettiğim için lütfen beni bağışla. Velhasıl kelam, tanıştığımıza, memnun oldum Sayın Balzac.


19.04.2009 – 01:44 Cumartesiyi – Pazara bağlayan uykusuz bir gece!....

Thursday, March 26, 2009

Bana göre kadınlar!



Bana göre kadınlar

Uzun zamandır takip ettiğim kadınlar hakkında, belli bir zaman geçikten sonra bende yekun izlenimler birikiyor. Bunları, tarihe not düşmek, daha doğrusu günlüğüme yazmak için aklımda gezen yazıyı buraya not düşmek istiyorum. Önce isimlerini yazdım, sonra da onların bende uyandırdığı izlenimi. Haklı olmadığım durumlar, yanıldığım konular da olabilir. Ama adı üstünde, bana göre böyle.

1. Aysun Kayacı – Bilinçsiz
Gördüğüm kadarıyla, bilmediği için çeşitli ve garip tarzlarda konuşuyor. Bilse, böyle konuşmazdı herhalde. Sanırım Aysun 30 yıl sonra, bugünü seyrettiğinde, gençliğin vermiş olduğu delikanlılıkla bugün yaptıklarından pişman olacaktır. Bu dünyada güzel izler bırakmak lazım. Bazen acıyorum ona. Aysun Kayacı`yla ropörtaj gibi bir konuşma yapıp, kendisiyle yüzleşmesini sağlamayı çok isterdim. Mesela, “Haydi Gel Bizimle Ol!” daki ortamda sadece güzelliği için orda duruyor gibi durumuna düşüyor. O program ki, Bayan Clinton`dan Türkiye adına kötü bir şey duymak için bütün taktikleri deneyen, ama Clinton`un Türkiye`yi savunmasıyla komik duruma düşen bayanlardan meydana gelmiş. Keşke Aysun, keşke farklı bir konumda ve programda olsaydın.

2. Alev Alatlı – Entellektüel
Alev Alatlı, iktisat eğitimine ekonometriden dolayı doktorayla devam etmeyen bir hanım. Yazıları, bakış açısı çok farklı olabilen ve beni hep şaşırtabilen bir insan. Gerçekten, entellektüel kimliği çok bariz bir şekilde temsil eden bir hanım. Hareketlerinde, tavırlarında, bakışlarında bile bir entellektüel bir tarz var. Gözlüğün arkasında kendini gizlemeye çalışan mütavazi bir münevver var sanki. TRT2`de 2001 yılında yapılmış ekonomi programını yayınlıyorlar. Okumayı ve yazmakla birlikte seven bir insan.

3. Elif Şafak – Çalışkan
Elif Şafak bugünlerde, basında çok çıkıyor, eserlerinden dolayı. Gazetede ise çok ilgi çekici yazılar kaleme alıyor. Mesela, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitabın yazarı Milan Kundera`nın, bugünlerde küstürüldüğünü ondan öğrendim. Ikinci, hatta üçüncü bir dilde yazabilen yazarların varlığını ondan öğrendim. Başka bir dilde rüya görebiliyorsan (ki ben bu tecrübeyi yaşadım), başka bir dilde de yazı yazabilirsiniz diyor. Aşk isimli yeni bir kitabı çıkmış, gerçekten bu kadar velut (doğurgan) bir yazar olmasını takdirle karşılıyorum. Elif Şafak, çalışkanlığıyla şunu kanıtladı;Bir kadın hem iki çocuk doğurabilir, hem entellektüel olabilir, hem de güzel olabilir. Dünyada böyle kadınların varlığına inandığım ve o benim bu inancımı doğrulayan canlı bir delil olduğu için kendisine saygı duyuyorum. Kanaltürk`te Sevim Özay isimli başka bir hatunla röportajını izledim. Elif Şafak`ın kitaplarını daha okuyamadım. Çünkü önce ustalar, sonra çıraklar. ))) Ama merak etmiyor da değilim. Bazen düşünüyorum, “Nuriye Akman`ın Nefes isimli, bir de ilk roman denemesini okuyorsun da, Elif Şafak`ı neden okumazsın!”. Yakında onun da bir romanını okuyabilirim. Kendisine başarılar diliyorum.

4. Nihal Bengisu Karaca – Mert
Nihal Bengisu Karaca, Kanaltürk`te Sevim Özay`ın hazırlayıp sunduğu Cosmoplus programına haftaya Salı günü saat 00:00`da, yani Bakü saatiyle, gece saat 02:00`de olacak program. Sanırım, merakıma yenik düşüb yine izleyeceğim. Nihal hanım, gerçekten açık ve mert konuşmasıyla kendine has bir uslup tutturmuş durumda. Televizyon, röportaj, yazı farketmez. Lafını açık bir tarzda ve anlaşılır şekilde söyler ve savunur. Hem dindar, hem mert, hem de yazılarında daha çok kesime hitap edebilen bir yazar.

5. Gülse Birsel – Akıllı
Düşünsenize, Avrupa Yakası`nı. Senaryosu`nu Gülse Birsel yazmış. Yeteri kadar para kazanıyor. Popüler kültürün öğelerini tepe tepe kullanıp, hem bilinirlik kazandı, hem de para. Önceleri, TV`de program sundu, sonra gazetedeki köşe yazılarını bir araya topladı. Kitabı bol bol baskı yapınca, iyi para kazanmıştır. Yani malum, hatun, daha başından beri akıllı davranıyor. Buna kısaca pratik zeka desek doğru olur mu acaba?!


6. Funda Arar – Sanatçı
Bir kere sesi çok etkili. Gerçekten şarkı söylemek için Allah vergisi bir nefesi var. Arapsaçı, Benim İçin Üzülme, Camdan Kalp gibi şarkıları çok hoş. Yorumu muhteşem. Sinema ve diziler edebiyattan beslenmeye başlayalı çok oldu Tükiye`de. İşte, şarkıları edebiyattan beslendiren bir sanatçı Funda Arar. Funda Arar, Necip Fazıl Kısakürek`in Kaldırımlar isimli şiirini yorumlayan bir insan. Diğer şarkıcıların kliplerini seyrederken, insan, et dükkanı reklamları izliyor gibi hissediyor kendini. Funda Arar, eskiden buna çok dikkat ederdi, yine aynı tarzda devam ederse çok hoş olur. Gerçekten dinlerken çok zevk aldığım bir insan. Çok kadın “şarkıcı”, bundan 2 – 3 yıl sonra bile hatırlanmayacak. Ama Funda Arar, eğer kaliteyi bozmadan devam ederse, kalıcı olacaktır. Kendisine başarılar diliyorum.


7. Azerin – Çileli
Azerin, Azerbaycan`lı bir sanatçı. Gerçekten çileli bir hanım gibi geliyor bana. Azerbaycan`ın dertleriyle dertlenen bir insan. Milli ruhu destekleyen, gençleri motive eden bir sanatçı. Funda Arar gibi çok etkili ve güçlü bir sesi var. Bakü`de seyretme imkanım oldu. Kendisinin söylediğine göre, Türkiye`de İlker Başbuğ`la görüşürken, Azerbaycan`da basılan “Kafkaz İslam Ordusu” isimli kitabı ona, bizatihi hediye eden birisi. İşte, aynı zamanda, Azerbaycan ve Türkiye arasında kardeşlik ilişkilerinin güçlenmesi için de çaba harcayabilen bir insan. Milli ve kahramanlıkla ilgili özel günlerde Azerbaycan televizyonlarında öncelikle onu görürsünüz. Kendisinin bir internet sitesi de olmalı. Artık bir zahmet, gugıldan ))) arama yaparak onu da kendiniz bulun. Hem Azeri melodileri kulağınıza hoş gelecektir, emin olun! )))

Eeee, beyler, sanırım bu gidişle, bundan 30 – 40 sene sonra, bütün verimli, üretken ve karar verici mevkiler tamamen bayanlarla sarılacak. Şimdi Türkiye`de kadına karşı pozitif ayrımcılıktan bahsediliyor. Belki de, on yıllar sonra, erkekler için aynı ifade kullanılacak. Erkek hakları koruma dernekleri felan da kurulursa, hiç şaşmam. Ama başarı takdir ve gıpta hak eder. Ben “discrimination” kokan söylemleri bir kenara bırakıyor ve başarılı olan bütün hanımları can-ı gönülden kutluyorum.

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, saat 01:26 , 26.03.2009



Wednesday, March 11, 2009

Berberler…


Oldum olası çok/uzun saçı sevmem. Kafatasımdaki saçları beğenmemek anlamında söylemiyorum bunu. Saçlarım çok uzadığı zaman nedense, kendimi ferah hiss edemiyorum. Ayrıca, saç bakımı için ayrılan zaman, sınırlı hayatımı verimli olmayan bir iş için kullanmak gibi gelir bana. Bir de saç bakımı niyetine, jöle, biryantin gibi yardımcı maddelerden istifade etme durumu var tabii. Üniversitede, genelde, bu özeni gösteren arkadaşlarımın, üniversite sonrası, sinuzit, menejit, kısacası kesif bir baş ağrısıyla ve saç dökülmesiyle karşı karşıya kaldıklarını göz önüne aldığımda, olay tamamen farklı taraflara gidiyor. Neyse, toparlıyorum )))). Uzun zamandır bir birini kovalayan işlerimin haylazlığı karşısında, saçlarımın dilekdiklerince uzamasına ses çıkaramadım. Dahası, son günlerde havalar soğuğunca, biraz daha beklemem gerektiğini telkin ettim kendime.

Azerbaycan`da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü`nün özel önemi var. Hiç kimse, ideolojik bir kaygı gütmüyor ve feminist dalgalarda fırtına oluşturmaya gerek görmüyor. Insanlar, annelerine, kardeşlerine, eşlerine ve yakın akrabadaki bütün kadınlara bu günden dolayı çeşitli hediyeler alır, güller takdim ederler. Nitekim, ben de uzakta olan tanıdıkları aradıktan sonra, ekmek aldığım fırındaki kızların 8 Mart Gününü tebrik ettim; sürekli insanlara hizmet ediyorlar.)))) Bundan ilave 8 mart Azerbaycan`da tatil günü ilan edilmiş durumda. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Azerbaycan Cumhurbaşkanı`nın fermanıyla 2009 yılı “Uşaq İli” (yani çocuk yılı) ilan edildi. Bizde hala “ferman” kelimesi kullanılıyor. Bağnaz laikler duymasın/alınmasın sakın )))).

8 mart Pazar gününe denk geldiği için onun yerine Pazartesi yani, 9 mart günü tatildi. İş olmayınca, ve ben evde olunca, kafamda bitki örtüyü gibi günden güne büyüyen saçlarımı seyreltmek için yola koyuldum. Yol kenarıyla giderek, uygun bir berber bulmak için çaba sarfetmem gerekti. Genelde önüme hep “Gözellik Salonu” ya da “Qadın Salonu”[1] yazıyordu. Üç beş tane böyle bir mekana denk geldikten sonra, bir “Kişi Salonu” buldum. Nihayet, saçlarım seyrelip, ferahladığım zaman, berber beye teşekkür ettim ve borcumun ne kadar olduğunu sordum ; “Ne verirsen ver!” diye cevapladı. Bu bana çok garip geliyor. Buradaki ahlaki düzenden kaynaklanan bir şey: insanlar genelde para isterken rahat hissetmezler kendilerini. “Ne verirsen ver!”, beni hayatında ilk kez gören adamın, verdiği hizmetin fiyatını benim belirlememi istemesidir. Bir de tanıdık berbere gittiğiniz zaman, “Qonağım ol!” derler. Yani “Misafirim ol!” demektir. Biliyorsunuz, misafirden para alınmaz. Burdaki gizli mana da odur. Yani para verme )))). Azerbaycan`a gelirseniz haberiniz olsun.

Fiyat karşılaştırması yapmak isteyenler için söyleyeyim. Burada saç traşı piyasasında denge fiyatı 3 Azerbaycan manatı. ( 1 dolar = 0.82 AZN). Yani yaklaşık 3,65 dolar. ( 1 dolar = 1,8 TL). Yani 6,5 TL`den bahsediyoruz burda. Bu yazıyı okuyan arkadaşım, bulunduğun şehirle bu fiyatı karşılaştırıp, fikrini bizimle paylaşırmısın!?

Bugünlerde, Gümüş Kurşun isimli kitabı okuyorum. Kitapta büyük ideallerle 1913 yılında Northwestern Üniversitesi`nde görev yapan bir profesör tarafından kurulan, Arthur Andersen isimli denetim firmasından bahsediliyor. Şirketi kuran profesörün ismi tabi ki, Arthur Andersen`di. Kitapta deniyor ki, “şirketin ilk sloganlarından biri Bay Andersen`in Norveçli annesinden öğrendiği `eğri otur, doğru konuş` ” idi. Bu söz Azerbaycan`da da çok kullanılıyor. Şu şekilde: “eyri otur, düz danış”. Aman Allah`ım! Yoksa Norveçliler de mi Azeri Türkü? ))). Bütün tarihçilerin bu blogun takati yettiği ölçüde göreve çağırıyorum.)))) . Söylediklerimi espri olarak kabul ediniz efendim. Sadece olarak, Azerbayca`da kullanılan bir sözün dünyanın öbür ucunda, aynı şekilde kullaılması hoşuma gitti. Yoksa etimologluk gibi bir mesleğe bulaşmak gibi bir niyetim yoktur, bilesiniz....


[1] Q harfi, G yerine kullanılılıyor Azerbaycan`da. Qızlar, Qızıl, Qenimet gibi.

Friday, March 06, 2009

Beklemek...


Samanyolu ekranında Tek Türkiye diye bir dizi var. Belki görmüşsünüzdür. Ya da izlemişsinizdir. Bir insan var, düşünün bir kızı ta liseden beri seviyor. Kalbinde bir yangın var. Kimseye söylemeden o yangını içinde körüklüyor. Belki zaman zaman o ateşin ısısıyla hayallerini suluyor. Istediği sadece o kızla evlenmek. İşte bir gün adam için tüm belirtiler ölümü işaret ederken, kız çıkıp geliyor, adamın baş ucuna. Gencin yüzündeki o mutlu ifadeyi görmek çok etkileyiciydi. Yanmak, yakılmak, pişmek, kavrulmak, kaynamak ama asla kelimelerin içinden geçenleri anlatamayacağını bilerek, yıllarca beklemek. Insanların içinde, toplumun orta yerinde görünerek sır olmak. Yönetmeni tebrik ediyorum, o sahneyi çok iyi işlemiş...

Türkçede yer almış, kendi itibarını kazanmış, asaletli sözleri çok severim. Bir çok edibin yaptığı gibi kelimelerin muhitinde dolanıp durmak, onlara asılmak, onlarla hasbıhal etmek çok hoşuma gider. Büyük adamları hep böyle taklit etsem, bir gün ben de büyük adam olurmuyum acaba?))). Mesela, somnambül kelimesi; uyurgezer anlamına geliyormuş. Çok hoş bir kelime olduğunu düşünüyorum. Muadele mesela, denklem demekmiş. Cebri muadele mesela, bir matematik denklemi anlamına geliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar cebri muadele demiş, çooook hoşuma gidiyor, bu kelimelerin güzelliği.

Dünyada ekonomik kriz var, malum aliniz efendiler, hanımlar ve cenaplar. Japonya`da kriz kelimesi geçtiğinde 30 – 35 bin kişi intihar ediyormuş. Yani krizin anlamı yabancılar ve türkler için farklı terkiplerden meydana gelmiş. Türkiye`de cemiyetin kendi bünyesinde var olan bir dayanışma var. Insanlar bir birlerine yardımcı olmayı önemsiyorlar. Bireyselcilik, Batı`da azgın zalim gibi gezerken, doğuya uğramayı zaman zaman ihmal ediyor. Eğer şer odakları Türkiye`yi karıştıramazlarsa, eminim, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Eskiden bize şöyle bir atasözü öğretmişti eğitim sistemimiz: “Başgasına quyu qazan, qazdığı quyuya özü düşer”. Kutsal kitabımızda, bununla alakalı ayet var sanırım. Allah, tuzak kuranların tuzaklarını, kendi başlarına yıkar diye. Insanoğlu, zaman zaman dünyada var olan hadiseleri, gerçekleri ilahi izlerden arındırma gafletinde bulunur. Ama buna ne kadar çaba gösterse de o izler orada duruyor. Işte bu topraklarda, yetmiş yıllık düzenin desteklediği ateizme rağmen, ilahi izler her tarafımızı sarıp sarmalamıştı. Sadece biz onlara o bakış açısından bakamıyorduk.

Geçen günlerden birisinde, TV de Jacky Chan `i izledim. Sunucu, “Siz gezilere giderken, yanınıza iki çorap alıyormuşşunuz. Kirlendiği zaman birisini kendi elllerinizle yıkayıp, kurutup, giyiyormuşsunuz. O kadar paranız var, niye kendinize birden çok çorap almıyorsunuz?”. Jacky Chan, bu soruya enteresan bir cevap verdi. “ Bunun zengin olup olmamakla alakası yok. Bu, öz disiplinle alakalı bir şeydir” dedi. Doğrusu, etkilenmedim değil. Iradelerinin hakkını verebilen insanları takdir etmenin ayrı bir mutluluğu var içimde.

Beyin uzmanı adam diyor ki, kitaplar hep aynı renk ve aynı tarzda yayınlandığı için, beynimiz monotonluktan yoruluyor ve kitapları okumak çileye dönüşüyor. O bakımdan, bugünlerde kitapları hep ucu yumşak, renkli kalemlerle çizerek okuyorum. Kitaplarım renkli renkli olmuş o yüzden... )))

Televizyon önünde geçen zamanıma acıyorum. Perşembe günleri, işte çok yoruluyorum. Bu bakımdan, eve geldiğimde, televizyonun karşısında oturup kalıyorum öylece. Bir tek perşembenin özrü var, televizyon izleme konusunda. Yani kendime sadece o gün televizyon izleme konusunda haklılık payı kazandırabiliyorum. Insanoğlu kendini kandırmaya ne kadar da istekli...(((

Selamlar, sevgiler...

Friday, February 27, 2009

Dipnotlar...

Dipnotlar

1. Sivas`ta hala, teyze yerine kullanılıyor. Azerbaycan`da da böyle. Azerbaycan`da teyze yerine hala kullanılıyor.

2. Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” isimli romanında, “meşk defteri” nden bahsediyor. Bugünlerde ingilizceye çevrildiği için gündemde olan bir roman. Batı`nın itirafına göre, `bu eseri keşfetmekte geç kalmışlar` mış. Bu romanda meşk defteri pratik yapılabilen bir defter anlamına geliyor. Azerbaycan`da da, meşk, idman anlamında kullanılıyor.
3. Huzur`da harika edebi ifadeler var : “Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz`ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi”.

4.Huzur. Akıntı yerlerinde, harap rıhtımlarda, dalgalar çırpınıyordu. Nuran:
- Ayın çamaşırları yıkanıyor, dedi...
5. Huzur`dan. Havuç yiyen sarıya, pancar yiyen kırmızıya boyansa ))))

6. Huzur`dan. Belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk yanıyor.
7. Huzur`dan. Macide... Dudaklarında tebessümün balı.
Macide... – Ama bir derdi olacak galiba, sesi adeta kanıyor.
8. Huzur`dan. Karanlık su, yıldızların uzattığı büyük mücevher salkımlarıyla dolar...
Huzur`dan. “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazan kendimi ilahi bir hamur haline girdim sanıyordum...”

9. Huzur`dan. Suat için söyleniyor. “Birgün Boğaz`da hep beraber gezinirken bir köpek yavrusunu, şartlarına göre fazla mesut diye denize attı. ... Bir köpek bu kadar mesut olmamalıymış.”

10. Huzur`dan. Eve ilk geldiği gün Mümtaz ona, bir kısmı henüz çiçekli meyva ağaçlarını “cariyeleriniz...” diye takdim etmişti.
11. Huzur bitti. Ben devam ediyorum. ))) Şehir`de gezinirken gördüm. Adam, mekanın üzerine şöyle yazmış : “Ana ve Uşag Kafesi”. Herhalde, Türkiye`li birisi bunu görse, ne yani anaların ve çocukların kafeste saklandıkları yer mi varmış cidden?”. Bir kafe var, ve adam, buna bu şekilde, bir isim vermiş. Garip yane )))
12. Oscar Ödül töreninin tekrar yayınına denk geldim NTV`de. En iyi kadın oyuncu ödülünü alan, Kate Winslet, Oscar küreciği elindeyken yaptığı konuşamada, “Bu konuşmayı 8 yaşımda banyo aynasının önünde yapıyordum. Ama elimde bu ödül değil de, şampuan kutusu vardı” dedi. Bir insanın hedefe odaklanması tarafından bu hadiseye baktım ve çok etkilendim. Çoğu zaman kötü örnek olmalarıyla gündeme gelen, aktörlerden olumlu şekilde etkilendiğim için sevindim.
13. Eski türkçede `kişi` , erkek adam anlamında kullanılıyor. Mesela, Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayeleri isimli kitabındaki “Küs Ömer” adlı öyküde, bu ipucunu bulmak mümkün. Halk, “Aferin dişiye, nasıl kurnazmış, kişisini kurtardı” diye söyleşiyorlardı.
14. Refik Halid Karay, Memleket Hikayeleri, Sus Payı isimli öykü : “Şimdi anlıyordu ki milletin çıkarları üzerine titreyen kuvvetli bir kalp gerekti, onu uyarmalı, zorlamalıydı”.

14.12.2008 Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayelerini, İnkilap yayınevinin 19.baskısından okuyup bitirdim. “Bir Saldırı” ve “Ayşe Yazgısı” çok etkileyici.

Monday, January 19, 2009

Hummer Yazisi`na yorumlar...

Merhaba Saygideger arkadaslar,
Sizlerle tekrar buluşmaktan mutluluk duyuyorum...
Velhasil kelam,
devam ediyor yazi seruvenimiz... Paylasmak guzeldi sizlerle de...
Bir anı : Gecen gunlerden birisinde, doğal gaz faturasını ödemek için, posta idaresine
gitmiştim. Ödemeyi yaptığım esnada, yan taraftaki bir bayan dikkatimi çekti. Sanırım o da
telefon faturasını ödüyordu.
İşlemleri bittikten sonra, genç kadın, albeni, coco star veya soho kıvamında iki tane çikolotayı
gişedeki memureye uzattı. "Bununla da çay içersiniz" dedi. )))) Gerçekten çok şaşırdım.
Hem ilginç bir gözlemdi, hem de hoşuma gitti. Türkiye`de böyle bir manzarayı düşünsenize ))))
düşündünüz mü? ) şimdi resm edin, yani yazıya dökün.
Her neyse, bu olayı ilginç kılan bir nokta daaha var. Ben Türkiye`ye bir sonraki gidişimde,
orada işlerimizi yapan memurlara Azeri yapımı çay vs... gibi şeyleri hediye olarak götürmeyi
düşünmüştüm. Onların çok sevineceğini düşünüyorum. İnşallah, aklımdan geçen güzel
görüntüleri bizzat yaşarım... Görüyorsunuz demi, azeri insanı ne kadar samimi...
saygilar efendim...

Monday, January 07, 2008

Yuzyillik Yalnizlik`tan nihayet kurtuldum :)




Dikkat! Sıkıcı Bir Yazıdır. / Acaba Cesur Yazımı Desem !
Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez

Görünen o ki, yöresel alışkanlıklar kendi bağrında yetişen bir yazarı da hapesedebiliyor. (Keşke aynı şey bizim Nubel Ödülü aldırılan yazarlarımız için de geçerli olsa). Marquez’in cümlelerinde kadınla cinsi munasebet, nedense çok kullanılıyor. Ve bahsi geçen cinsel ilişkiler, meşru dairede ve romantik olmaktan çok, hayvani tarzda işleniyor. Nedense aşkın ve sevginin olduğu yerde bile yazar, cinsel ilişkiyi kabalıktan kurtarıp sevimli bir hale büründüremiyor. İki kardeşten farklı zamanlarda hamile kalan kadın, kız kardeşiyle evlenen bedeni dövmelerle dolu vahşi kılıklı başka bir insan vs... Dahası Marquez vahşi cinselliğin bayağılaştırdığı, başitleştirdiği ve alçalttığı insanla bağlantılı sahneleri çok inandırıcı ve bariz şekilde tanımlayıcı ifadelerle anlatıyor. Sanki yazar elit, daha doğru bir ifadeyle sterilize bir kesime eğlence yazıları hazırlıyor ve onların başka alemlere seyahatini kolaylaştıran cümleler kuruyor.

Aureliano Jose şaşkınlık içinde “insan öz halasıyla evlenebilir mi” diye sordu. Askerlerden biri, “evlenmez olur mu hiç!” diye karşılık verdi. “Biz, insan öz anasıyla evlenebilsin diye papazlara karşı bu savaşı veriyoruz”. İletişimciler diyorlar ki, verilen mesaj sizi rahatsız edebiliyorsa, amacına ulaşmıştır. Sözgelimi, Sadakatsiz filmi, sizi rahatsız edip, sadakatsizliğin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu size gösterebiliyorsa, bu film iletişim bilimi açısından başarılı kabul ediliyor. Belki de, yazar bu tiksindiriciliği bize resmetmekle, doğru mesajı iletme başarısını göstermektedir.

Çok merak ediyorum. Bu kadar kadınla bağlantılar yapabilen adam, “Benim Hüzünlü Orospularım” isimli eserinde ne anlatıyor??? Marquez, hayal gücü çok büyük olan bir yazar. On satırlık sıkmayan bir cümle kurabiliyor. Bir delinin psikolojisine dalıp, orada seyahat ederek, izlenimlerini romanın satır aralarına koyabiliyor. Ölmek üzere olan bir insanın yerine düşünüp, onun ağzından konuşabiliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsünde, öldüğü sanılan ve bir iki gün ölü yattıktan sonra gömülmeye götürülen bir kadından bahsediyor. Kadın tam gömülecekken uyanıyor. Eve gelince yolda da acıkınca bir şeyler ikram ediyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar onun için “ahiretten kraker/simit/börek/bisküvi yiyerek dönen kadın” ifadesini kullanıyor. Marquez’de de ölümden sonrası ve ölülerle ilgili hayal gücünün çok açık yansımalarına rastlıyor ve bunu hayretle okuyorsunuz. Mesela, “ölüler aleminde iyice yaşlanan Prudencie Aguilar, sarsak sarsak yürüyerek günde iki defa gelip onunla (Arcadio Buendia) çene çalardı” gibi. Buendia’nın Prundencie’nin katili olduğunu ve deli olduğunu da not olarak ayrıca belirtsek bile, sanırım hayal gücünün sınırlarına gümrük koymuş olamayız.

Marquez, romanla masalı harmanlıyor sanki. Roman tarzının içine, masal ve mistik ilave edince insanı ilk başta rahatsız edebiliyor. Alışılmış roman tarzıyla uzaktan yakından alakası olmayan, başka bir roman tarzında/ türünde yazdığını daha ilk paragraftan okuyucusuna sezdirebiliyor. Başlangıçtaki izlenimi insanın aklındaki kalıpları sarsa da, sonradan kendisini okutmayı başarabiliyor yazar.

Özetlersek, tohumu aşkla atılmayan çocuklardan oluşan nesil bereketli olmuyor. Bu eserde ondan fazla kadından çocuğu olan oğullar var, ama yine de bu ailenin sonunun tükenmesine engel olamıyorlar. Sanırım, zinadan doğan çocuklar neslin bereketini sömürüp yokediyorlar. Çünkü tüm aile bireyleri zinanın kısır döngüsüne tıkılıp kalmışlar. Yani aslında çocuk değil, zina fiilinin, günahın kendisidir. Ve sanki Marquez’in mesajı da budur. Marquez, şehvetin başıboşlaştığında, vahşileşeceğini gösterip, aşka özlem duyurmayı amaçlıyor. İletişimcilerin yöntemiyle kötü olan hakkında bizi rahatsız ederek, kötüyü bize sergiliyor. Öğüt, nasihat, kuralcı ve kuru yaklaşımlar yerine, ters etkiyle sebep olacak şeyler söylüyor. Eserin sonunda ne mi oluyor? Marquez okuyucuyu rahatsız etme girişimine durmadan devam ediyor. İçinizin üzüntü kaplıyor, ama nasıl bir üzüntü anlatamam. Yazar, ailedeki en son genci, başka biriyle evli olan teyzesine aşık ediyor, onları seviştiriyor, kadını doğumda öldürüyor, doğan çocuğu da karıncalara yediriyor. Çiçeği burnunda babayı da çıkan fırtınada mahvediyor. 420 sayfa, bir ailenin hazin çöküşüyle son buluyor. (07.01.2008, 00:12 Bakü)

Not 1: Azerbaycan’da 3 ve 4 Ocak iş günleri 29 ve 30 Aralıkla yer değiştirdi. Yani alınan kararla bu sene 29 ve 30 Ocak tarihlerinde insanlar çalıştılar, ama ayın 7’sine kadar bir haftalık tatilin keyfini çıkardılar. Yalnızzz.... Sonra kar yağmaya başladı, yollar kapandı, işe gideceğim sırada anladım ki şehir içi otobüsler, benim işyerimin olduğu yere gidemiyor. Şimdi Pazartesi de tatil edildi, çalıştığım kurum tarafından, Salı günü ancak gelebildim işe. Budur ki, izlenimlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Asıl, 29/30 Aralık’ta arkadaşlarla kendimizi bir şehir dışına attık, fotoğraflarım gelsin sanırım, o konudaki izlenimlerimi de sizinle paylaşmayı düşünüyorum. tab' evde uzun sure oturunca, uzun zamandir bitiremedigim bu romani da okudum. Ameros Perros yani Paramparca Asklar Kopekler filminde de benzer tarzda bir vahset var sanki. Kopek Dovusleri vs. Tanrikent diye bir film var, orda da bu tarzda vahsilikler gormek mumkun.

Not 2: Çocukken çeşitli türlerde kitap okurken, bana hep uzak gelen yazar takımı eleştirmenler olmuştu. Ama zamanla okuduğum kitaplarla ilgili içimin dolduğunu bir şey söylemek istediyimi hissetim. Ve sanırım, eleştirmenlik şimdiki durumda çok hoşuma giden bir meslek olurdu. Asıl ekonomiyle alakalı bir hikaye var ki, bir kısmını birazdan http://www.iktisatnot.blogspot.com/ adresine koymayı düşünüyorum. Bunu da siz eleştirirsiniz artık.

Not 3: Başta Mehmet Nadir Arslan ve Ferda Çil olmak üzere merak eden ve yazı bekleyen dostlarıma ilgilerinden ötrü müteşekkirim. Mehmet tebriklerin için ayrıca minnettarım. Burada Türkiye’yi çok özlüyorum sanırım. Sizlerden bir çoğunu burada hayalen de olsa görüyorum. Geçen gün işe giderken, her sabah köpeğiyle çıkıp gezen bir adam var. Sonra düşünüyorum, yaa diyorum, bu adam bana bir yerden tanıdık. Nerden acaba? Daha sonra Mustafa Alabora olması lazım sanırım, hani şu Memolinin babası, adam, Alaboranın ta kendisi. Bir de yılbaşında Polat hariç tüm Kurtlar Vadisi oyuncuları burada Yegane Şadlık sarayındaydılar. Bunların içerisinde bizim Gülşen de vardı. Hani şu Of Of diye şarkısı olan kızı kastediyorum. Sanırım şehirde gezerken onu gördüm, ama hayrettir beni tanımadı : ) . ben de kendisine beni tanıma fırsatı vermedim.

Wednesday, November 07, 2007

Kitaplar... Kitaplar...


Kırmızı Pazartesi, Gabriel Garcia Marquez, Can Yayınları,

Yazarının “en iyi romanım” diye tanımladığı bir eser. Bir cinayeti anlatıyor. Marquez, ilk başta cinayetin olduğundan başlıyor ve geriye doğru gide gide merakınızı arttırıyor. Kitabı üç saatte bitirdim. Yazarla tanışmak için uzun zamandır, fırsat kolluyordum. Şimdi kısmet oldu.


“Onuru tetikte olan yaşlı adam”, “Sütünü içtiği ineği kesemeyen kasap”, “Bir bardak kaynar mum” (içki), “Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım”, “Çok yemek yemek onun her zaman başvurduğu bir ağlama biçimiydi” gibi güzel edebi ifadelerin yer aldığı bir roman. Romanın ilginçliği, bence, şurdan kaynaklanıyor: Katiller herkese Santiago Nasar’ı öldüreceklerini söylüyorlar, ama kimse onları durdurmuyor. Marquez zaman zaman katil psikolojisine pencere açıyor ve katil kardeşlerin onları durduracak adım beklediklerini eser boyu yineleyip duruyor. Bütün kasaba halkı, hatta müstakbel maktül bile öleceğini biliyor. Ama nafile. Onları kimse durdurmuyor ve vahşi bir cinayet işleniyor. Bu nasıl olabiliyor? Cevabı kitapta!

Kitaplar...

Evlilik Psikolojisi Prof. Dr. Nevzat Tarhan
Öncesi ve Sonrasıyla Evlilik, 2.Baskı, Timaş Yayınları, İstanbul 2006

Böyle bir kitap ismi görüncei benimle ilgili evlilik fikirleri aklınza gelebilir. Aklıma evlilik fikri geldiğine dair fikirlere sahip olmakta serbestsiniz. Ama şimdilik icraat yok : ). Sadece Nevzat Tarhan’ın önemli tespitleri var sizlerle paylaşmak istiyorum:

21: Kişiler, beklentileri ve amaçlarının %70-80 bir birine uyduğunu, bir birlerini tanıma konusunda da yeterli bilgi sahibi olduklarını düşünüyorlarsa evlilik kararı alabilirler.

25. Evlilikte önemli olan kişilerin biyolojik değil, psikolojik yaşlarıdır. Normal durumlarda yaş farkı en fazla 4-5 olmalıdır.
57: Bütün duygular, üç ana duygumuz olan korku, sevgi ve güvenin çeşitli oranlarda kendi aralarında karışımından ortaya çıkar.
82-83: İletişimde erkeği sonuç, kadını ise süreç ilgilendirir. Sorun çözülmeyecekse bile, rahat rahat konuşabilmek kadının psikolojik ihtiyacının karşılanmasını sağlar.
84: Süreki “keşke” diyen bir insanın ruh sağlığının bozulmaması mümkün değildir. Bu kelime, insanın psikolojik enerjisini geçmişe dağıtarak boşa harcamasına neden olur.
86: Eşler “Ne yaparsam, sevgiyi arttırırım?” sorusunun cevabını, ne kadar çok düşünürlerse pişmanlıktan o kadar uzaklaşır, evliliği yoluna sokmaya yaklaşırlar.

Kişisel fikrim, düşüncem, uyarım: Tüm bu düşünceleri flörtte uygularsanız, tam tersi sonuç elde edebilirsiniz. Bilginiz olsun!....

142: Couvade Sendromu: Baba adaylarında aş erme, mide bulantısı, baş dönmesi, bacak ve belde ağrılar, yorgunluk hissi gibi belirtiler görünebilir. (Oran sanırım %10 – 65 di.) İşte bu ilginç bir bilgiydi benim için : ) : )

122: Öfke insanın içindeki vahşi köpek gibidir. Onu eğitirseniz, o size bekçilik, koruyuculuk yapar. Ama eğitmezseniz kendinize de zarar verir. Öfke erkeklerde kalp krizini özellikle üç kat arttırmaktadır. (Bu kitaptan öğrendiğim en harika bilgi)

141: Anne adaylarının yaşadığı en önemli problemlerden biri de aşırı unutkanlıktır.

Saturday, May 12, 2007

Entero In Un Cuore


Bir hançere en yakışan iddia. Başlık İtalyanca ve “Bir kalbe gireceğim” anlamına geliyor. Geçenlerde okuduğum bir kitapta geçiyordu. Gerçekten zekâyı bu kadar fikir çalkantısına ve çevikliğine sürükleyen bu eseri zevkle okudum. Elime aldığımda bırakamadım.

Romanın beni cezbeden taraflarından birisi, bu roman içerisinde başka bir romanda geçen olayların da anlatılması. Bu sayede bir taraftan okuduğunuz romandaki olayların nereye varacağını merak ederken, diğer taraftan da ikinci romandaki hadiselerin seyri sizi kitaba bağlıyor. Sıradan olayların etrafında cereyan eden, psikolojik değinmeler, düz yazının içini o kadar dolduruyor ki, bu doluluk her adım başı size bir fikir kazandırıyor. İşte düşünmek için birkaç cümle;

“Düşün ki, her an ben değişiyorum, her an sen değişiyorsun, buna rağmen birbirimizi nasıl tanıyoruz? Bu kaçan benliklerimizi birbirimizde aramak tecessüsü olmasaydı bir saniye konuşabilirmiydik? Doğru görüş, Konuşmak benlikler arasında bir saklambaç oyunudur.”

Romanda bir yazarın hayatına değiniliyor, kendisine çok hayran olan bazı bayan okurlarıyla herkesten saklı bir şekilde görüşerek, yazara olan hayranlıklarını irdeliyor. Bu bayanlardan bir tanesinden bahsediliyor. Yazarın peşini hiç bırakmayan birisinden. Onunla evlenmek isteyen birisinden. Aralarında bir diyalog geçiyor;

Ø “Senin karın olmak stajı yapıyorum” dedi.
Ø Muvaffak oluyorsun.
Ø Bu akşam çok yorgunsun! dedi
Ø İşte adeta bir zevce gibi söyledin. Kocasının akşamları arasında mukayese yapmağa muktedir bir zevce.

Sevmekle ilgili bir fikir vermesi bakımından şu cümleleri naklediyorum; Alakalarımızın yüz bin şekline isim bulamıyoruz ve “sevmek” deyip çıkıyoruz. Onun için ne kadar sui-istimale uğruyor bu kelime.

Toplum hayatına değiniyor. Bir sosyolog gibi önemli bir tespitte bulunuyor; Bir insanın her fenalığa muktedir olabileceği yerde cemiyet iflas etmiştir. Böyle bir sarsıntı devrini geçiriyoruz. Yukarıda kendisiyle dialoğunu anlattığımız bayanla ilgili konuşmalarında o bayanın bohem hayatına çeki düzen verme yönlü tavsiyelerle birçok şey anlatıyor. Aile hayatının önemine değiniyor, yazar, ana olmanın kadınlar açısından ne kadar önemli olduğunu şu cümlelerle anlatıyor;

“Kadının ebediyeti zekâsında değil, rahmindedir. Yeni kadın, yaratıcılığın merkezini şaşırmıştır. Analığa karşı hürmetsizliğimizin cezası hem tabiattan, hem de cemiyetten geldiği için iki misli dehşetli olacaktır. Onun için, ben sana derim ki, saadetin ve idealin ve her şeyin karnındadır. Daima olduğu gibi kâinatı senin karnın idare edecektir!

Doğurma sancısı çekmeyen kadın hayat şiddetinin evcine (en yüksek derece) varmış değildir. Ya erkek? Onların içinde de yaratmak için ruh sancısı çekenler müstesna; baba olamayanlar ana olamayanlardan farksızdırlar.”

Bu eser, bende önemli bir beyin fırtınasına neden oldu. Zaten yazarın amacı da okuru, bu tarafa doğru yöneltmek, kitabın sonunda, “Bir şey anlamak veya anlatmak için değil; sadece beynimin herhangi bir şey çiğnemek için gıcırdayan dişlerinin arasına bir fikir sakızı atmak için” cümlesiyle bu amacını bariz bir şekilde ortaya koyuyor.

Biliyorum, bu kitabın ismini ve yazarını merak ediyorsunuz. Bunu da ben size soruyorum. Bulamayan okurlarımız...:):):) Eminim bu eseri okuduktan sonra siz aynı siz olmayacaksınız.