Showing posts with label Haber. Show all posts
Showing posts with label Haber. Show all posts

Saturday, November 28, 2009

Azeri Yazar Turkce Edebiyyat Kitabi yazdi...




Guzel bir duygu ve inanilmaz bir sevinc...




Kardeslik lafta degil de, isle olursa daha guzel olur,




Iste birileri lafta degil de, ozde kardeslik yapiyor...




Mesela Azeri Yazar Dilaver Sultanov gibi..




Turkce Edebiyat Kitabi Yazdi...




Hadi Bakalim, Turkiye Turklerinden birisi de ciksin, Azeri Turkcesinde edebiyat Kitabi yazsin...




Bilmiyorum kendisi diyor mu? ama, izninizle ben iyi ve guzel anlamda soyliyeyim :)




Hodri Meydan ..... :)

Tuesday, May 12, 2009

Ani Bir Lenkeran Gezisi










Bu gezi, Lenkeran`la üçüncü kez buluşmam olacaktı. Daha önce Lenkeran`a giderken, Palsüd fabrikasını ziyaret etmiştim. Mühendisleri ve müdürü Türkiye`den gelen bir kurum burası. Çok harika süt ürünleri var. Oradaki hijyeni gördükten sonra geri döndüğümde, rahatlıkla Palsüd ürünlerini tüketebiliyorum. Dünyadaki bütün firmalar tüketicilere fabrikaları gezme fırsatı verseler, sanırım, dünya, olabildiğine şeffaf bir yer olur. Böylece en azından tam rekabet piyasasının olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi, yani “Şeffaflık” özelliği yerine gelmiş olur. Palsüd`de ilk kez, içi süt dolu kocaman, ılık süt küvetleri gördüm. Içeride müthiş bir sıcaklık vardı, sütleri alıp kullanmaya, yeni ürünler üretmeye çalışıyorlardı. Insanın süt banyosu yapası geliyordu ))).. Tabi yapamadık. Çünkü içeriye girerken bile, özel giysileri almakla birlikte bizi dezenfekte ettiler. ))). Meğer ne kadar mikropluymuşuz.)))


Nihayet kelam, gelelim bu son gezi macerasına. Salı günü, bir arkadaş, üç günlük tatili değerlendirelim diye bir teklifle birden hepimizi heyecanlandırdı. Malumu aliniz, 9 Mayıs Azerbaycan`da Zafer Günü olarak kutlandığı için resmi tatil ilan edilmiş durumda. İkinci Dünya Savaşı`nın Sovyetler Birliği tarafından kazanıldığı tarih olan bu gün, Azerbaycan`da hala kutlanmaktadır. Çünkü o zamanlar, Azeriler de almanlara karşı savaştıklarından bu günün hatırası buradaki insanların ortak mirası haline gelmiş durumda. Azerbaycan`da tatil günleri hafta sonuna denk geldiğinde bu iş günü olan sıradaki güne kaydırılıyor. Böylece, 9 mayıs cumartesine denk geldiği için, biz de pazartesini tatil yapacak olmanın fırsatını gören bir insanın teklifine dayanamadık. On arkadaş aynı anda gidelim diye ısrar edince, ben de bu teklife hayır diyemedim. Neyse arabayla anlaştık. Ben rakamları da vereceğim, siz buna göre Azerbaycan`daki tatil fırsatları hakkında bilgi edinmiş olursunuz böylece. 220 AZN (Azerbaycan Manatı). minibüsle anlaştık. Şöyle ki, minibüs bizi götürecek getirecek ve o arada şehir gezilerimizde bizim ulaşım problemimizi halledecek. 10 Mayıs tarihinde de bizimle birlikte geri dönecekti. 8 Mayıs`ta Bakü`den çıktık. (Tam da benim doğum günümde) . Dört saatlik yoldan sonra, gece saat 00:30 civarında Lenkeran`a vardık. Cumartesi günü`nü iyi bir gezelim dedik.

Öncelikle, şelalenin gürlediği, tabiatın en güzel yüzlerinden birinin yer aldığı Tebessüm Dinlenme Tesisine gidelim dedik. Lenkeran`da 13 kişi olduk. 11 kişi ekibimiz, bir rehber, bir de şoförümüz. 13 kişilik kebab için ve ilavelerle birlikte 95,40 AZN ödeyerek güzel bir öğle yemeğinin tadına varmaya gayret ettik. ))) Çok doyurucu olduğunu söylemeliyim. Bunun dışında Hanbulan gölüne gittik. Burada, gölün kenarını gezdik ve orada güzel yemeklerden sonra içilecek türden olan Lenkeran çayı içtik. (12 AZN). ( 1 TL = 0,52 AZN). Hanbulan gölünün kenarında tabiatın hemen yanıbaşında semaver çayı içmenin müthiş bir keyfi var. Daha sonra şehir merkezini gezmeye gittik. Orada 9 Mayıs`la alakalı `Meçhul Asker` anıtının önünde bir çelenk gördük: Sizin de resimde görüyor olmanız lazım. Azerbaycan`da kommunist kelimesi Türkiye`deki gibi kötü imaja sahip değil. Belki ben çok karşılaşmadım, ama insanlar bu eskimiş fikir yapısını normal kabul ediyorlar. Herkes kendi halinde yaşayıp gidiyor. İnsanlar 8 Mart`ı hediyeleşme vesilesi, 1 Mayıs arkadaş çevresiyle yemekte buluşma sebebi, 9 Mayıs`ı da bir araya gelinen bir etkinlik gibi görüyorlar. Burada, bu ve benzeri günlerden hiç birisinde, insanlar taşları, sopaları ellerine alıp, dükkanların camlarını kırıp geçirmiyorlar. Nihayet kelam, her günün sonu anlamlı bir etkinliğe çıkabiliyor.

Tabii insanlar, bu kadar tabiat güzelliğinin karşısında dayanamayıp romantik pozlar da verebiliyorlar. Lenkeran`da en çok işimizi kolaylaştıran faktörlerden birisi Lenkeran`da Türk Lisesin olmasıdır. Bizi iki gece misafir ettiler ve buna ilaveten de, bize orada mihmandarlık yaptılar. Türk lisesindeki Türkiyeli ve Azerbaycanlı öğretmenler çok güzel talebeler yetiştiriyorlar. Biz oradayken, üç günlük tatile aldırmaksızın olimpiyat için okuldan ayrılmayan sekizinci sınıf talebeleriyle tanıştık. Tabii, bir de öğretmenlerden birinin minik yavrusuyla. Sevdik doya doya o minik balayı.))).

Bütün kurtlarımızı dökene kadar futbol oynadık. Saatlerce, söhbet muhabbet ettik. Şehir hayatı zamanı bizden alıp, geriye zamansızlık bırakıyor sadece. Orada ise, geceleri uyumayıp uykuya giden zamanı bir birimizi tanımaya ayırdık. Bazılarımız, lisede başlarından gelen ilginç olaylardan konuştu, bazılarımız ise, hayatından kendini en mutlu eden anlarını bizimle bir yerde hatırladı. Uyumaya gelince, o kadar müthiş bir ortam ki... Tabiatla ve Lenkeran lisesi, geceleri buluşup bize ninni söylüyordu sanki. Yol masrafları da dahil, toplam 450 AZN`ye (550 Dolar) 11 kişi, iki günlük oldukça dinlendirici bir tatil yaptı. Bir çok insanı daha yakından tanıma fırsatım oldu. Çok güldük...

Velhasıl kelam, gelmek isteyen olursa, Nazan Öncel`in dediği gibi: “Buyursuuuuuuun Geeeeelsiiiiiin!” ))))))..... Azerbaycan`dan sevgilerle...

Monday, May 04, 2009

2006 yılından bir hatıra


Teşekkürler Ayşegül...

Dostlar !

Bu sabah, aşağıdaki hikayeyi bloga koydum. Ondan sonra düşünüyordum ki, keşke bir resim olsaydı konuyu destekleseydi diye düşünüyordum. Daha sonra msn i açınca Ayşegül`ün bu fotoğrafı gönderdiğini gördüm. ))) Bu sürpriz için teşekkür ediyorum Ayşegül`e. Ne de olsa eski asistanım, yapıyor yapacağını... Bu ince ve yerinde fotoğraf için kutluyorum kendisini...

Tuesday, April 28, 2009

***********************************************************


Sözde Kızlar...

26 Nisan 2009. Nisan ayının son pazarı. Mayıs, kollarını açmış, gelecek haftanın pazarını kucaklamak için sabırsızlanıyorken... Saat 00:45 – Yeni günün yenice saati neredeyse geride kalıyor. Aslında şu anda yapmam gereken, mecburi işlerle geçirmem gerekiyor zamanımı. Ama ne yaparsın? İnsan tutkusunun peşinden gitmek istiyor çoğu zaman. Bir roman bitirdim az önce. Sahneleriyle kendini zihnime kazıyan, açık sözlü bir roman.

Hatice/Belma gebe kaldığını öğreniyor. Sıra geliyor, çocuğun alınmasına, buna karşı çıkarken, iç sesi beyin kıvrımlarında yankılanıp duruyor : “... Çocuk üç aylık vardı. Kımıldıyordu. Onu öldürmekle, bir insanı öldürmek arasında ne fark var? Bir insan hiç olmazsa kendini müdafaa edebilir, ya çocuk? ...”. Hatice`nin bu cümlesi, bende bir idrak uyanışına sebep oldu. Bir kadının, kendi karnında kımıldadığını hissettiği bir canlıya kolay kolay kıyamamasının oldukça normal olduğunu anladım. “Kımıldıyordu”... Peyami Safa`nın bu ifadesine kadar, kurtajı mekanik ve duygudan yoksun bir olay gibi görüyormuşum. Ama şimdi, çocuk aldırmanın aleni bir cinayet olduğuna kani oldum. Zaten Peyami Safa`nın en güzel yaptığı şeylerden birisi de, romanlarında kadınların yerine düşünebilmesidir.

Dehşetin tasviri bu kadarla bitmiyor: “... Ne yapıyor diye ona (yani Behiç`e, çocuğun babası olmak istemeyen, biyolojik babasına yani) baktım: Kulağını yerden hiç ayırmıyordu. Bilmem ne kadar öylece durdu: On saat mi, on dakika mı, on saniye mi, tahmin edemem... Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalktı, hırıltıya benzeyen korkunç bir sesle fısıldadı: “Haydi yürü, herşey bitti. Artık sesi çıkmıyor...”. Nihayet kelam, adam çocuğu diri diri gömüyor ve hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Bence, Peyami Safa`yla tanışmak isteyen hevesli okurların Sözde Kızlar`la başlaması gerekiyor. Ben ilk önce Matmazel Noraliya`nın Koltuğu ile başlamıştım. Rahatça okunabiliyor ve çabuk bitiyor. Bundan önce Şimsek isimli romanı mütalaa ederek okumuştum. Ama Sözde Kızlar çok anlaşılır cümlelerle dokunmuş. Merak duygusu, frekans kaybetmeden yanıbaşınızda size eşlik ediyor roman boyunca. Bu yüzden, endişelenmenize gerek yok. Behiç, Mebrure`yi aldatmak için bin türlü yola başvuruyor. Acımasız dizi ve film senaristlerinin aksine, Peyami Safa, romanlarını her zaman mutlu sonla ve iyinin zaferiyle bitiriyor.

Amcamın meçhul bir mezar taşından bahsederek, farklı versiyonunu anlattığı durumu bu kitapta bir defa daha gördüm. “... mezar taşının üstüne bir Arap şairinin mezarındaki şu cümle yazılmalı ve bütün sözde kızlara hitap etmeliydi: “Dün sizin gibiydim, yarın benim gibi olacaksınız!”.

Tebessümün yaraşması (yani yakışması), gözleri yummak (gözleri kapamak), nokta-i nazar (bakış açısı), inhisar (tekel), taaccüb (şaşkınlık), gibi Azerbaycan`da hala kullanılmakta olan ifadeleri bu kitapta görmek beni oldukça mutlu etmeğe yetti de, arttı bile. Kitaptan iki güzel ifadeyle bu yazıya son verelim:

... “Bir kat çıktılar. Tahta merdivenler, kuvvetli adımlara razı olmadıklarını boğuk, gıcırtılı bir sesle ilan ediyorlar,...” , “... Hava kararıyordu. Gecenin ilk esmer gölgeleri meydanı doldurdu...” . saat 01:28...

Düşünmüştüm ki, Eskişehir`miz, Beşiktaş`la Pazar günkü maçta yıllar öncesinin rövanşını alacak ve bizleri sevindirecekti. Ama bu sefer de yenildik. Olsun... Eskişehir`imin canı sağolsun... Seneye lig şampiyonu oluruz biz de. Nasıl olsa, büyük takımları kendi sahamızda yenebiliyoruz. Şampiyonluk için müthiş bir şans bu. Iyi yolculuklar sevgili takımım...

Monday, April 20, 2009

Paris`teydim...

Paris`teydim…

Hemen hızlı bir giriş yapayım izninizle: Öncelikle on beş franklık gloria ile karşılaştım. “Gloria nedir?” diye soruyorsanız, hemen açıklayayım: Alköllü kahve demek. Tabi geri çevirdim. “Tüm alayların üzerine yağdığı, hor görülen bir zavallı yaratık vardı” oralarda. 250 gram dolaylarında bir ağırlık ölçüsü olan mark`ı dikkate aldım. Ünlü tefeci Gobseck`i tanıdım. Onun için “babasının kemiklerinden domino taşları yapabilecek adamdır!” diyorlardı. Sonra, şöyle bir duyum aldım: “Paris`te kadınların yüreğini eşeleyecek olursanız, sevgiliden önce tefeciyi bulursunuz”. Sonra bu Paris sokaklarında, biraz da insan kimyasını öğreneyim dedim: “Yüreğimiz bir gömüdür, birden boşalttık mı battık demektir. Bir insanın beş parasız olmasını bağışlayamadığımız gibi, bir duygunun olduğu gibi ortaya dökülmesini de bağışlamayız. Bu adam her şeyini vermişti. Tam yirmi yıl boyunca, yüreğini, aşkını vermişti: bir gün içinde servetini vermişti. İyice sıktılar limonu, posasını da sokağın köşesine bıraktılar”.

Sonra, Madame de Beauseant ile tanıştım. Samimiyetimiz artınca ve onunla yakında tanışınca, bana “Monsieur, tam hak ettiği gibi yargılayın bu dünyayı. Yükselmek istiyorsunuz, size yardım edeceğim. Kadınların çürümüşlüğünün derinliğini araştıracak, insanların sefil gururunun genişliğini ölçeceksiniz” dedi. Oradan çıkıp, Neuve-Sainte-Genevieve-Sokağı`ndaki, pansiyona dönerken, Rastinac`la tanıştım: Üniversitede bir tıp öğrencisi. Annesine ve kız kardeşlerine mektup yazıp, para istediğini söylerken, düşüncelerini okudum: “Kız kardeş yüreği, bir arılık elması, bir sevgi uçurumudur” diyordu içinden. Ama diğer taraftan, “Bir üniversitelinin cebine para girdi mi, içinde masalsı bir sütun belirir hemen, bu sütuna yaslanır” kuralını biliyordum. Komşusu ona şöyle söylemiş : “Güzel bir delikanlısınız, aslanlar gibi mağrur ...bir delikanlı. Şeytan için güzel bir av olurdunuz”. Tabii, acılı hikayeler de dinledim. Lime lime doğranan bir baba yüreği gördüm. Ama o baba, hiç yılmış birisine benzemiyordu: “Evet, evet, istediğiniz kadar parçalayın yüreğimi, her parçası bir baba yüreği olur gene” diyerek inadına devam ediyordu. Bir sonraki vurucu ve sarsıcı bilgiyi de Paris sokaklarında gezerken öğrendim: “Dünyayı bir çamur okyanusu olarak görüyordu, insan ayağını batırdı mı, boynuna kadar gömülüyordu içine”. Ya da “Kötü haberleri iletmek için, zamandan bol ne var?”. Yani kötü haberleri ulaştırmak için acele etmemeliyiz. Son olarak cenaze törenine katıldım: “İki papaz, ayin çömezi ve kilise hizmetlisi geldi, dinin bedava dua edecek kadar zengin olmadığı bir çağda, yetmiş franka ne verilebilirse verdiler”.

Merhaba millet. Hayatımın disiplin adına, içinden geçtiği kısa bir süreci tecrübe ettim. Geçen sene bir hikaye yarışmasına katılmıştım. Hikaye yarışmasında aldığım dereceden ötrü kitap çeki hediyesi tarzında bir ödüle layık görülmüştüm. Ben de ilgi alanıma hitap eden, konulardan olmak üzere kitapları seçip bunun keyfini çıkarmaya çalıştım. Gelelim, Paris Macerama... aldığım kıtaplardan birinin ismi de “Goriot Baba” idi. İki kızı için de her şeyi, evet yalnış duymadınız, her şeyi yapmayı göze alabilecek kadar ifrat dereceli bir babanın hikayesi anlatılıyor bu kitapta. Kitabın yazarını aranızda tanıyanlar vardır: “Honore de Balzac”. Balzac`la daha önce tanışamamış olmanın hüznünü yaşadım doğrusu. Otobüste giderken, boş durmayayım, elimde okunacak bir malzeme olsun diye aldığım Goriot Baba`yı 15 günlük bir süre zarfında okuyarak bitirdim. Her gün işteyken, ve işten eve giderken kitabı okumanın planlarını kuruyordum kafamda/zihnimde. Balzac, genelde insan kimyasını, özelde ise gençlik kavramını iyi müşahede (gözlem) edebilen bir yazar. Romanı öyle anlatıyor ki, insan kendini Paris gecelerinde, tiyatro salonlarında ya da malikanelerinde yürür gibi hissediyor. Balzac, ayrıca bana şunu gösterdi : Dikkatsizliğimden dolayı ufak parçalar halinde hayatımdan kopup düşen zaman parçalarını artık görebilmeliyim. Balzac, bana bu zaman parçalarını verimli kullanma konusunda iyi bir eğitim sunmuş oldu. Kitabı okurken, müthiş ve oldukça sevimli bir amcadan elmadaki şeker misali nasihatler dinlediğimi fark ettim. Gençliğin terbiyesini önemsediği için, Allah, Honore de Balzac amcadan razı olsun. Ilk kez bir yazarı okuduğumda, onun çevresinde hissettim kendimi. “Amca” ifadesini kullanmamın sebebi budur. Maksadım, latife yapmak değil kesinlikle. Bu büyük yazarın eserlerine daha dikkat vermeli, onu daha çok okumalıyım. Sayın Balzac, kitabını rafta bu kadar (bir yıl) beklettiğim için lütfen beni bağışla. Velhasıl kelam, tanıştığımıza, memnun oldum Sayın Balzac.


19.04.2009 – 01:44 Cumartesiyi – Pazara bağlayan uykusuz bir gece!....

Thursday, March 26, 2009

Bana göre kadınlar!



Bana göre kadınlar

Uzun zamandır takip ettiğim kadınlar hakkında, belli bir zaman geçikten sonra bende yekun izlenimler birikiyor. Bunları, tarihe not düşmek, daha doğrusu günlüğüme yazmak için aklımda gezen yazıyı buraya not düşmek istiyorum. Önce isimlerini yazdım, sonra da onların bende uyandırdığı izlenimi. Haklı olmadığım durumlar, yanıldığım konular da olabilir. Ama adı üstünde, bana göre böyle.

1. Aysun Kayacı – Bilinçsiz
Gördüğüm kadarıyla, bilmediği için çeşitli ve garip tarzlarda konuşuyor. Bilse, böyle konuşmazdı herhalde. Sanırım Aysun 30 yıl sonra, bugünü seyrettiğinde, gençliğin vermiş olduğu delikanlılıkla bugün yaptıklarından pişman olacaktır. Bu dünyada güzel izler bırakmak lazım. Bazen acıyorum ona. Aysun Kayacı`yla ropörtaj gibi bir konuşma yapıp, kendisiyle yüzleşmesini sağlamayı çok isterdim. Mesela, “Haydi Gel Bizimle Ol!” daki ortamda sadece güzelliği için orda duruyor gibi durumuna düşüyor. O program ki, Bayan Clinton`dan Türkiye adına kötü bir şey duymak için bütün taktikleri deneyen, ama Clinton`un Türkiye`yi savunmasıyla komik duruma düşen bayanlardan meydana gelmiş. Keşke Aysun, keşke farklı bir konumda ve programda olsaydın.

2. Alev Alatlı – Entellektüel
Alev Alatlı, iktisat eğitimine ekonometriden dolayı doktorayla devam etmeyen bir hanım. Yazıları, bakış açısı çok farklı olabilen ve beni hep şaşırtabilen bir insan. Gerçekten, entellektüel kimliği çok bariz bir şekilde temsil eden bir hanım. Hareketlerinde, tavırlarında, bakışlarında bile bir entellektüel bir tarz var. Gözlüğün arkasında kendini gizlemeye çalışan mütavazi bir münevver var sanki. TRT2`de 2001 yılında yapılmış ekonomi programını yayınlıyorlar. Okumayı ve yazmakla birlikte seven bir insan.

3. Elif Şafak – Çalışkan
Elif Şafak bugünlerde, basında çok çıkıyor, eserlerinden dolayı. Gazetede ise çok ilgi çekici yazılar kaleme alıyor. Mesela, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitabın yazarı Milan Kundera`nın, bugünlerde küstürüldüğünü ondan öğrendim. Ikinci, hatta üçüncü bir dilde yazabilen yazarların varlığını ondan öğrendim. Başka bir dilde rüya görebiliyorsan (ki ben bu tecrübeyi yaşadım), başka bir dilde de yazı yazabilirsiniz diyor. Aşk isimli yeni bir kitabı çıkmış, gerçekten bu kadar velut (doğurgan) bir yazar olmasını takdirle karşılıyorum. Elif Şafak, çalışkanlığıyla şunu kanıtladı;Bir kadın hem iki çocuk doğurabilir, hem entellektüel olabilir, hem de güzel olabilir. Dünyada böyle kadınların varlığına inandığım ve o benim bu inancımı doğrulayan canlı bir delil olduğu için kendisine saygı duyuyorum. Kanaltürk`te Sevim Özay isimli başka bir hatunla röportajını izledim. Elif Şafak`ın kitaplarını daha okuyamadım. Çünkü önce ustalar, sonra çıraklar. ))) Ama merak etmiyor da değilim. Bazen düşünüyorum, “Nuriye Akman`ın Nefes isimli, bir de ilk roman denemesini okuyorsun da, Elif Şafak`ı neden okumazsın!”. Yakında onun da bir romanını okuyabilirim. Kendisine başarılar diliyorum.

4. Nihal Bengisu Karaca – Mert
Nihal Bengisu Karaca, Kanaltürk`te Sevim Özay`ın hazırlayıp sunduğu Cosmoplus programına haftaya Salı günü saat 00:00`da, yani Bakü saatiyle, gece saat 02:00`de olacak program. Sanırım, merakıma yenik düşüb yine izleyeceğim. Nihal hanım, gerçekten açık ve mert konuşmasıyla kendine has bir uslup tutturmuş durumda. Televizyon, röportaj, yazı farketmez. Lafını açık bir tarzda ve anlaşılır şekilde söyler ve savunur. Hem dindar, hem mert, hem de yazılarında daha çok kesime hitap edebilen bir yazar.

5. Gülse Birsel – Akıllı
Düşünsenize, Avrupa Yakası`nı. Senaryosu`nu Gülse Birsel yazmış. Yeteri kadar para kazanıyor. Popüler kültürün öğelerini tepe tepe kullanıp, hem bilinirlik kazandı, hem de para. Önceleri, TV`de program sundu, sonra gazetedeki köşe yazılarını bir araya topladı. Kitabı bol bol baskı yapınca, iyi para kazanmıştır. Yani malum, hatun, daha başından beri akıllı davranıyor. Buna kısaca pratik zeka desek doğru olur mu acaba?!


6. Funda Arar – Sanatçı
Bir kere sesi çok etkili. Gerçekten şarkı söylemek için Allah vergisi bir nefesi var. Arapsaçı, Benim İçin Üzülme, Camdan Kalp gibi şarkıları çok hoş. Yorumu muhteşem. Sinema ve diziler edebiyattan beslenmeye başlayalı çok oldu Tükiye`de. İşte, şarkıları edebiyattan beslendiren bir sanatçı Funda Arar. Funda Arar, Necip Fazıl Kısakürek`in Kaldırımlar isimli şiirini yorumlayan bir insan. Diğer şarkıcıların kliplerini seyrederken, insan, et dükkanı reklamları izliyor gibi hissediyor kendini. Funda Arar, eskiden buna çok dikkat ederdi, yine aynı tarzda devam ederse çok hoş olur. Gerçekten dinlerken çok zevk aldığım bir insan. Çok kadın “şarkıcı”, bundan 2 – 3 yıl sonra bile hatırlanmayacak. Ama Funda Arar, eğer kaliteyi bozmadan devam ederse, kalıcı olacaktır. Kendisine başarılar diliyorum.


7. Azerin – Çileli
Azerin, Azerbaycan`lı bir sanatçı. Gerçekten çileli bir hanım gibi geliyor bana. Azerbaycan`ın dertleriyle dertlenen bir insan. Milli ruhu destekleyen, gençleri motive eden bir sanatçı. Funda Arar gibi çok etkili ve güçlü bir sesi var. Bakü`de seyretme imkanım oldu. Kendisinin söylediğine göre, Türkiye`de İlker Başbuğ`la görüşürken, Azerbaycan`da basılan “Kafkaz İslam Ordusu” isimli kitabı ona, bizatihi hediye eden birisi. İşte, aynı zamanda, Azerbaycan ve Türkiye arasında kardeşlik ilişkilerinin güçlenmesi için de çaba harcayabilen bir insan. Milli ve kahramanlıkla ilgili özel günlerde Azerbaycan televizyonlarında öncelikle onu görürsünüz. Kendisinin bir internet sitesi de olmalı. Artık bir zahmet, gugıldan ))) arama yaparak onu da kendiniz bulun. Hem Azeri melodileri kulağınıza hoş gelecektir, emin olun! )))

Eeee, beyler, sanırım bu gidişle, bundan 30 – 40 sene sonra, bütün verimli, üretken ve karar verici mevkiler tamamen bayanlarla sarılacak. Şimdi Türkiye`de kadına karşı pozitif ayrımcılıktan bahsediliyor. Belki de, on yıllar sonra, erkekler için aynı ifade kullanılacak. Erkek hakları koruma dernekleri felan da kurulursa, hiç şaşmam. Ama başarı takdir ve gıpta hak eder. Ben “discrimination” kokan söylemleri bir kenara bırakıyor ve başarılı olan bütün hanımları can-ı gönülden kutluyorum.

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, saat 01:26 , 26.03.2009



Wednesday, March 11, 2009

Berberler…


Oldum olası çok/uzun saçı sevmem. Kafatasımdaki saçları beğenmemek anlamında söylemiyorum bunu. Saçlarım çok uzadığı zaman nedense, kendimi ferah hiss edemiyorum. Ayrıca, saç bakımı için ayrılan zaman, sınırlı hayatımı verimli olmayan bir iş için kullanmak gibi gelir bana. Bir de saç bakımı niyetine, jöle, biryantin gibi yardımcı maddelerden istifade etme durumu var tabii. Üniversitede, genelde, bu özeni gösteren arkadaşlarımın, üniversite sonrası, sinuzit, menejit, kısacası kesif bir baş ağrısıyla ve saç dökülmesiyle karşı karşıya kaldıklarını göz önüne aldığımda, olay tamamen farklı taraflara gidiyor. Neyse, toparlıyorum )))). Uzun zamandır bir birini kovalayan işlerimin haylazlığı karşısında, saçlarımın dilekdiklerince uzamasına ses çıkaramadım. Dahası, son günlerde havalar soğuğunca, biraz daha beklemem gerektiğini telkin ettim kendime.

Azerbaycan`da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü`nün özel önemi var. Hiç kimse, ideolojik bir kaygı gütmüyor ve feminist dalgalarda fırtına oluşturmaya gerek görmüyor. Insanlar, annelerine, kardeşlerine, eşlerine ve yakın akrabadaki bütün kadınlara bu günden dolayı çeşitli hediyeler alır, güller takdim ederler. Nitekim, ben de uzakta olan tanıdıkları aradıktan sonra, ekmek aldığım fırındaki kızların 8 Mart Gününü tebrik ettim; sürekli insanlara hizmet ediyorlar.)))) Bundan ilave 8 mart Azerbaycan`da tatil günü ilan edilmiş durumda. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Azerbaycan Cumhurbaşkanı`nın fermanıyla 2009 yılı “Uşaq İli” (yani çocuk yılı) ilan edildi. Bizde hala “ferman” kelimesi kullanılıyor. Bağnaz laikler duymasın/alınmasın sakın )))).

8 mart Pazar gününe denk geldiği için onun yerine Pazartesi yani, 9 mart günü tatildi. İş olmayınca, ve ben evde olunca, kafamda bitki örtüyü gibi günden güne büyüyen saçlarımı seyreltmek için yola koyuldum. Yol kenarıyla giderek, uygun bir berber bulmak için çaba sarfetmem gerekti. Genelde önüme hep “Gözellik Salonu” ya da “Qadın Salonu”[1] yazıyordu. Üç beş tane böyle bir mekana denk geldikten sonra, bir “Kişi Salonu” buldum. Nihayet, saçlarım seyrelip, ferahladığım zaman, berber beye teşekkür ettim ve borcumun ne kadar olduğunu sordum ; “Ne verirsen ver!” diye cevapladı. Bu bana çok garip geliyor. Buradaki ahlaki düzenden kaynaklanan bir şey: insanlar genelde para isterken rahat hissetmezler kendilerini. “Ne verirsen ver!”, beni hayatında ilk kez gören adamın, verdiği hizmetin fiyatını benim belirlememi istemesidir. Bir de tanıdık berbere gittiğiniz zaman, “Qonağım ol!” derler. Yani “Misafirim ol!” demektir. Biliyorsunuz, misafirden para alınmaz. Burdaki gizli mana da odur. Yani para verme )))). Azerbaycan`a gelirseniz haberiniz olsun.

Fiyat karşılaştırması yapmak isteyenler için söyleyeyim. Burada saç traşı piyasasında denge fiyatı 3 Azerbaycan manatı. ( 1 dolar = 0.82 AZN). Yani yaklaşık 3,65 dolar. ( 1 dolar = 1,8 TL). Yani 6,5 TL`den bahsediyoruz burda. Bu yazıyı okuyan arkadaşım, bulunduğun şehirle bu fiyatı karşılaştırıp, fikrini bizimle paylaşırmısın!?

Bugünlerde, Gümüş Kurşun isimli kitabı okuyorum. Kitapta büyük ideallerle 1913 yılında Northwestern Üniversitesi`nde görev yapan bir profesör tarafından kurulan, Arthur Andersen isimli denetim firmasından bahsediliyor. Şirketi kuran profesörün ismi tabi ki, Arthur Andersen`di. Kitapta deniyor ki, “şirketin ilk sloganlarından biri Bay Andersen`in Norveçli annesinden öğrendiği `eğri otur, doğru konuş` ” idi. Bu söz Azerbaycan`da da çok kullanılıyor. Şu şekilde: “eyri otur, düz danış”. Aman Allah`ım! Yoksa Norveçliler de mi Azeri Türkü? ))). Bütün tarihçilerin bu blogun takati yettiği ölçüde göreve çağırıyorum.)))) . Söylediklerimi espri olarak kabul ediniz efendim. Sadece olarak, Azerbayca`da kullanılan bir sözün dünyanın öbür ucunda, aynı şekilde kullaılması hoşuma gitti. Yoksa etimologluk gibi bir mesleğe bulaşmak gibi bir niyetim yoktur, bilesiniz....


[1] Q harfi, G yerine kullanılılıyor Azerbaycan`da. Qızlar, Qızıl, Qenimet gibi.

Friday, March 06, 2009

Beklemek...


Samanyolu ekranında Tek Türkiye diye bir dizi var. Belki görmüşsünüzdür. Ya da izlemişsinizdir. Bir insan var, düşünün bir kızı ta liseden beri seviyor. Kalbinde bir yangın var. Kimseye söylemeden o yangını içinde körüklüyor. Belki zaman zaman o ateşin ısısıyla hayallerini suluyor. Istediği sadece o kızla evlenmek. İşte bir gün adam için tüm belirtiler ölümü işaret ederken, kız çıkıp geliyor, adamın baş ucuna. Gencin yüzündeki o mutlu ifadeyi görmek çok etkileyiciydi. Yanmak, yakılmak, pişmek, kavrulmak, kaynamak ama asla kelimelerin içinden geçenleri anlatamayacağını bilerek, yıllarca beklemek. Insanların içinde, toplumun orta yerinde görünerek sır olmak. Yönetmeni tebrik ediyorum, o sahneyi çok iyi işlemiş...

Türkçede yer almış, kendi itibarını kazanmış, asaletli sözleri çok severim. Bir çok edibin yaptığı gibi kelimelerin muhitinde dolanıp durmak, onlara asılmak, onlarla hasbıhal etmek çok hoşuma gider. Büyük adamları hep böyle taklit etsem, bir gün ben de büyük adam olurmuyum acaba?))). Mesela, somnambül kelimesi; uyurgezer anlamına geliyormuş. Çok hoş bir kelime olduğunu düşünüyorum. Muadele mesela, denklem demekmiş. Cebri muadele mesela, bir matematik denklemi anlamına geliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar cebri muadele demiş, çooook hoşuma gidiyor, bu kelimelerin güzelliği.

Dünyada ekonomik kriz var, malum aliniz efendiler, hanımlar ve cenaplar. Japonya`da kriz kelimesi geçtiğinde 30 – 35 bin kişi intihar ediyormuş. Yani krizin anlamı yabancılar ve türkler için farklı terkiplerden meydana gelmiş. Türkiye`de cemiyetin kendi bünyesinde var olan bir dayanışma var. Insanlar bir birlerine yardımcı olmayı önemsiyorlar. Bireyselcilik, Batı`da azgın zalim gibi gezerken, doğuya uğramayı zaman zaman ihmal ediyor. Eğer şer odakları Türkiye`yi karıştıramazlarsa, eminim, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Eskiden bize şöyle bir atasözü öğretmişti eğitim sistemimiz: “Başgasına quyu qazan, qazdığı quyuya özü düşer”. Kutsal kitabımızda, bununla alakalı ayet var sanırım. Allah, tuzak kuranların tuzaklarını, kendi başlarına yıkar diye. Insanoğlu, zaman zaman dünyada var olan hadiseleri, gerçekleri ilahi izlerden arındırma gafletinde bulunur. Ama buna ne kadar çaba gösterse de o izler orada duruyor. Işte bu topraklarda, yetmiş yıllık düzenin desteklediği ateizme rağmen, ilahi izler her tarafımızı sarıp sarmalamıştı. Sadece biz onlara o bakış açısından bakamıyorduk.

Geçen günlerden birisinde, TV de Jacky Chan `i izledim. Sunucu, “Siz gezilere giderken, yanınıza iki çorap alıyormuşşunuz. Kirlendiği zaman birisini kendi elllerinizle yıkayıp, kurutup, giyiyormuşsunuz. O kadar paranız var, niye kendinize birden çok çorap almıyorsunuz?”. Jacky Chan, bu soruya enteresan bir cevap verdi. “ Bunun zengin olup olmamakla alakası yok. Bu, öz disiplinle alakalı bir şeydir” dedi. Doğrusu, etkilenmedim değil. Iradelerinin hakkını verebilen insanları takdir etmenin ayrı bir mutluluğu var içimde.

Beyin uzmanı adam diyor ki, kitaplar hep aynı renk ve aynı tarzda yayınlandığı için, beynimiz monotonluktan yoruluyor ve kitapları okumak çileye dönüşüyor. O bakımdan, bugünlerde kitapları hep ucu yumşak, renkli kalemlerle çizerek okuyorum. Kitaplarım renkli renkli olmuş o yüzden... )))

Televizyon önünde geçen zamanıma acıyorum. Perşembe günleri, işte çok yoruluyorum. Bu bakımdan, eve geldiğimde, televizyonun karşısında oturup kalıyorum öylece. Bir tek perşembenin özrü var, televizyon izleme konusunda. Yani kendime sadece o gün televizyon izleme konusunda haklılık payı kazandırabiliyorum. Insanoğlu kendini kandırmaya ne kadar da istekli...(((

Selamlar, sevgiler...

Friday, February 27, 2009

Dipnotlar...

Dipnotlar

1. Sivas`ta hala, teyze yerine kullanılıyor. Azerbaycan`da da böyle. Azerbaycan`da teyze yerine hala kullanılıyor.

2. Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” isimli romanında, “meşk defteri” nden bahsediyor. Bugünlerde ingilizceye çevrildiği için gündemde olan bir roman. Batı`nın itirafına göre, `bu eseri keşfetmekte geç kalmışlar` mış. Bu romanda meşk defteri pratik yapılabilen bir defter anlamına geliyor. Azerbaycan`da da, meşk, idman anlamında kullanılıyor.
3. Huzur`da harika edebi ifadeler var : “Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz`ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi”.

4.Huzur. Akıntı yerlerinde, harap rıhtımlarda, dalgalar çırpınıyordu. Nuran:
- Ayın çamaşırları yıkanıyor, dedi...
5. Huzur`dan. Havuç yiyen sarıya, pancar yiyen kırmızıya boyansa ))))

6. Huzur`dan. Belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk yanıyor.
7. Huzur`dan. Macide... Dudaklarında tebessümün balı.
Macide... – Ama bir derdi olacak galiba, sesi adeta kanıyor.
8. Huzur`dan. Karanlık su, yıldızların uzattığı büyük mücevher salkımlarıyla dolar...
Huzur`dan. “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazan kendimi ilahi bir hamur haline girdim sanıyordum...”

9. Huzur`dan. Suat için söyleniyor. “Birgün Boğaz`da hep beraber gezinirken bir köpek yavrusunu, şartlarına göre fazla mesut diye denize attı. ... Bir köpek bu kadar mesut olmamalıymış.”

10. Huzur`dan. Eve ilk geldiği gün Mümtaz ona, bir kısmı henüz çiçekli meyva ağaçlarını “cariyeleriniz...” diye takdim etmişti.
11. Huzur bitti. Ben devam ediyorum. ))) Şehir`de gezinirken gördüm. Adam, mekanın üzerine şöyle yazmış : “Ana ve Uşag Kafesi”. Herhalde, Türkiye`li birisi bunu görse, ne yani anaların ve çocukların kafeste saklandıkları yer mi varmış cidden?”. Bir kafe var, ve adam, buna bu şekilde, bir isim vermiş. Garip yane )))
12. Oscar Ödül töreninin tekrar yayınına denk geldim NTV`de. En iyi kadın oyuncu ödülünü alan, Kate Winslet, Oscar küreciği elindeyken yaptığı konuşamada, “Bu konuşmayı 8 yaşımda banyo aynasının önünde yapıyordum. Ama elimde bu ödül değil de, şampuan kutusu vardı” dedi. Bir insanın hedefe odaklanması tarafından bu hadiseye baktım ve çok etkilendim. Çoğu zaman kötü örnek olmalarıyla gündeme gelen, aktörlerden olumlu şekilde etkilendiğim için sevindim.
13. Eski türkçede `kişi` , erkek adam anlamında kullanılıyor. Mesela, Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayeleri isimli kitabındaki “Küs Ömer” adlı öyküde, bu ipucunu bulmak mümkün. Halk, “Aferin dişiye, nasıl kurnazmış, kişisini kurtardı” diye söyleşiyorlardı.
14. Refik Halid Karay, Memleket Hikayeleri, Sus Payı isimli öykü : “Şimdi anlıyordu ki milletin çıkarları üzerine titreyen kuvvetli bir kalp gerekti, onu uyarmalı, zorlamalıydı”.

14.12.2008 Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayelerini, İnkilap yayınevinin 19.baskısından okuyup bitirdim. “Bir Saldırı” ve “Ayşe Yazgısı” çok etkileyici.

Thursday, February 19, 2009

Ayıptır Söylemesi







İşimiz eğitim olunca, yaptığımız faaliyetler de eğitimin farklı tatları arasında arzı endam etmektedir. Bu bağlamda, Azerbaycan`ın üç şehrine yapılacak bir gezi teklifi bana iletilince zevkle kabul ettim. Program`da Şeki, Gah (Gax) ve Zagatala`ya gidilecek ve orada üniversiteye hazırlanan öğrencilerle görüşülecekti. Bana da motivasyon eğitimi görevi düştü. Yaklaşık üç yüz cıvarında üniversiteye hazırlanma aşamasında olan öğrencilere yönelik bir motivasyon eğitimi hazırladım apar topar. Bunun lütuf olduğunun farkındaydım. Çünkü ilahi irade, kısa bir zamanda çok insanın hayatına müsbet anlamda katkı yapma imkanı sunmuştu bana. İlk durağımız, Şeki oldu. Şeki`nin ismini bugünlerde yeteri kadar duyduğunuzdan eminim. Çünkü Azerbaycan`ın dahi şairi Bahtiyar Vahapzade Şeki doğumlu. Kendisine Allah`tan rahmet diliyorum. Bahtiyar Vahapzade, bana sanki Necip Fazıl Kısakürek`in kardeşiymiş gibi geliyor. İkisinin de yüzlerinde çilenin fırça izlerini çıplak gözle bile görmek mümkün. Her ikisi de fikir çilesi çekmenin asaletini çehrelerinde gururla taşıyorlardı. Umuyorum ki, bu yazı, Türkiye`li kardeşlerimizi Bahtiyar Vahapzade hakkında daha geniş araştırma yapma merakı uyandırsın.

5 – 6 – 7 – 8 Şubat 2009 Perşembe`den Pazar`a Azerbaycan`ın bu güzel bölgelerini ziyaret etmiş olduk. 5 Şubat günü Şeki`deydik. Öğleden sonra öğrencilere eğitimle ilgili sunumlarımızı yaptıktan sonra yol yorgunluğuyla dinlenirken acıktığımızı ve akşam yemeğı için bir şeyler yapmamız gerektiğini farkettik. Saat oldukça geç olmasına rağmen Şeki`de ünlü mekanlardan birine doğru yola koyulduk. Azerbaycan`da ismi `Piti` olan çok özel bir yemek yiyecektik. Fotoğraflarda görüyorsunuz. Piti, et ve kuyruk yağıyla 17 saatte pişiyormuş. Tabi biz acemi olduğumuz için kendimizce yöntemler icat ederek Piti yi yemeğe çalıştık. Sağolsun, garson, zamanında yetişti ve bizi yapmak üzere olduğumuz vahim bir hatadan ))) son anda döndürdü. Evvela, yağlı kısımların uzun süre etle sarmaş dolaş kaynaması sonrasında oluşan suyu tabağınıza önceden doğradığınız ekmeklerin üzerine döküyorsunuz. Ekmekleri bu kesif yani yoğun et suyunda ıslatıp yedikten sonra sıra etleri yemeğe geliyor. )))

Resimde de görüldüğü gibi, Piti, özel bardak gibi kapta geliyor. Hani Türkiye`de nasıl ki, kiremit köfte kiremit tabakta gelir, burda da öyle. Ben hemen etleri yağlı kısımda ayırıp yemek için yelteniyordum ki, garson bey, hata yaptığımı Şeki insanına ait o güzel ve tatlı üslüpla anlattı. Sonra da nasıl yememiz gerektiğini bize uygulamalı olarak gösterdi. Etlerle yağları, ezerek birbirine karıştırdı. Sofrada çok güzel salatalar ve aperatif yiyecekler vardı. Sofra gerçekten muhteşemdi. Nihayet, beyaz yağların etlere tamamen hopturulduğu bulamaç olmuş bir yiyecek ortaya çıktı. Ve inanmayacksınız ama, yağ yiyemeyen ben, o yiyeceği yedim. Sanırım, terkibi aşırı besin değeriyle zenginleştirilmiş bir yemek yemişim. ))) Gece sabaha kadar uyuyamadım desem yeridir. Sabah uyandığımda hala acıkmamıştım. Böylece, Azerbaycan mutfağında bir tadı daha tanımış oldum. Masada duran içecekler ise, kalsiyumu magneziyumu yüksek olan dağlardan akıp gelen mineral su.

Bu arada, ayı resmini nerede bulduğumu merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Yolda gelirken, bir dinlenme tesisinde çay içelim dedik. Işte bu dinlenme tesisinde onu görünce çok şaşırdım ve bir kaç kez fotoğrafını çekdim.

Bunun dışında, Azerbaycan`ın Gah ve Zagatala şehirlerinin harika yerler olduğunu da görmüş oldum. Her iki şehir çok düzenli ve temiz. Dağ havasını insanı resmen dinlendiriyor. Şehrin gürültüsünden çok uzaktasınız. Kulak tırmalayan hiç bir ses yok. Öyle rahat bir uyku çekiyorsunuz ki. Yorgunsanız bunun ismi, deliksiz uyku oluyor. ))) Gah`ta insanların mantalitelerinin ise çok yüksek seviyede olduğunu gördüm. Şöyle ki, Türkiye`de, elektrik borcunun ödenmesi konusunda çok sıkıntı yaşandığı hepimizin malumu. Gah`ta elektrik faturasını ödeme yüzdesi 94. Yani Gah`ta yaşayan her 100 insandan 94`ü borcunu düzenli ödemektedir. Gah, turizm konusunda da çok ileri düzeyde. Dağların koynunda, sessizliğin kucağında bir belde. Şehrin dağlar olan kısmına geçtik, soğuktan donuyorduk, geri şehir merkezine geldik, hava çok ılımlıydı. Böyle iki farklı hava durumunu aynı anda size sunabilen bir yer. Yazın bile, geceleri soğuk olabiliyormuş. Seminerimize katılan öğrencilerin davranışlarında da dağ havasının ve sağlıklı ortamın onları nasıl zinde tuttuğunu açıkça gördük. Öğrenciler gülerken ve bizi alkışlarken adeta salonu inletiyorlardı.

Son bir not: yazının başlığı neden `Ayıptır Söylemesi` ? Biliyorsunuz, Türkiye`de insanlar bir şeyler yediklerine dair hikayeleri başkalarına naklederken, söze hep `Ayıptır Söylemesi` gibi bir izin ve özür cümlesiyle başlarlar. Bizim burda yaptığımız da bu müstesna ananeye sadık kalmaktır. Bu yazıyla birlikte, yemekleri anlatan blog kardeşlerimizin reytinginden azcık çalmış olduysak, böylece sürçü reyting yaptıysak affola. )))

Selamlar, sevgiler...!












Thursday, January 08, 2009

Sunday, January 04, 2009

Biraz da edebiyat )))




HUMMER

Hostes kız, elinde kurabiyelerle yaklaşıyordu. Genç adam ve karısı, ................................................................................................................................................................................... Bakışlarım, hummer`in ön camında biriken genç adamın ve karısının korku dolu göz bebeklerini saniyeler içinde algılamıştı. İşte o an, arabanın içinde savrulmam, hatırladığım en son ayrıntıydı.

10 Kasım 2008, Pazartesi

Yazının hikayesi; Bu yazının zihnimde teşekkül edip, doğması için bir yıldan daha fazla bir zamanı tarihe terketmem gerekti. Yazının katipliğini yapmak bana iki üç saatlik bir zamana mal oldu. Şimdi tarih 16.10.2008 Pazar, saat 01:26. iki saattir yazıyı okuyorum ve her okuduğumda yeni bir hata buluyorum. Öyle zannediyorum ki, sonsuza kadar durmadan bu yazıyı okusam, her seferinde düzeltmem gereken yeni kısımlar bulacağım. Yazı, bir sene önce, soğuk havada otobüs durağında beklerken oradan Hummer cipin geçmesiyle, yaşadığım hisleri ve duraktakilerin gözlemlediğim tepkilerini, 18.10.2008 tarihli uçak yolculuğumun ayrıntılarını ve babamın ramazanın ikinci günü geçirdiği trafik kazasının hikayesinin kurgusal tasvirini içermektedir. Olaylar arasında bir alaka yok, farklı parçalar aynı kurgu zeminine yapıştırıldı.

Tuesday, January 08, 2008

Lenkeran Gezisi







Lenkeran Gezisi

Aralık ayının 29/30 Cumartesi Pazar gunu bir arkadasın fikriydi. Azerbaycan’ın en çok yağmur düşen bölgesine yola koyulduk. O kadar yağmur yağıyor ki, binaların çatısı yosun tutmuş. Çatıların yağmurdan yeşil kesildiğini görüyorsunuz. Lenkeran’dan eskiden kervanlar geçiyormuş, çok yağmur yağdığı için burada yavaşlamak zorunda kalıyorlarmış. O yüzden leng (yavaş), aran (bölge) kelimelerinin birleşiminden türemiştir. Evler çok büyük, enteresan bir gelenek var, evleri çok büyük yapıyorlar. Villayi düşünün, evler villadan çok daha büyük. Sanki şatolardan oluşan bir bölgeye gelmişsin gibi geliyor insana. O kadar kocaman evler görüp şaşırdım ki, hayatımda arka arkaya bu kadar sık tekrarlanan şaşırma hatıram olmadığını söyleyebilirim. İnsanların bahçelerinde mandalina, limon yetişiyor. Mandalina isminin de nerden geldiğini öğrendik. Men (ben), derim (dermek azeri türkçesinde meyve toplamak demek) kelimelerinin birleşiminden ve sonradan değişiminden meydana gelmiş mandalina kelimesi. Lenkeran yagmurlu memleket olunca bol bol cay yetisiyor. Bu yüzden şehre yakınlaşırken, şehre girerken, çaya ilişkin motifleri görmek çok normal ve yaygın. Arabanın üzerinde gördüğünüz, tandır. Bu tandırı yere gömüyorlar ve ortası boş olduğu için sanırım fırınımsı bir görüntü arzediyor. İnce belli bardak ve altında tabağı var, onun da iş hanı olduğunu belirmekte yarar var sanırım. Semaver ve bardağı yine ayrı bir alem.

Lenkeran giderken oradaki parkı gezdik ve parkta Azerbaycan’in mehrum ve dahi lideri Haydar Aliyev’in abidesi vardı.

Hanbulan gölüne gittik. Orada ağaçlardan dökülen sarı yapraklar gölün kenarına muhteşem bir duvar kağıdı haline getirmiş bulunuyordu. Şelaleden size bahsetmek istiyorum. Lenkeran’dan çıkıp Lerik’e taraf gittiğinizde 27. km de bir dinlenme tesisi gibi bir yer var. 2 veya 4 kişilik odaları var, ve odanın içinde her şey var. Günlük ücreti 40 Azerbaycan manatı. Harika bir doğa harikası dedikleri yer. Aslında gördüğünüz köprü bir lokantanın masaları arasında bağlantıyı sağlıyor. Doğa çok harika, hava çok temiz. Ben hemen önden gittim. Tam şelalenin yukarısında durup kendimi suyun sesine kaptırdım. Ama biraz çok kaptırmışım. Derke ayağım kaydı veeeeeeeee şelaleye akan suyun içine düştüm. Bir an akıntı beni alıp aşağıya götürürse fena olur diye düşündüm. Taşların üzeri çok kaygan olduğu için ayakkabı kaydı ve ben sol tarafım tamamen su oldu. Hem sağolsun arkadaşın birisinde yedek pantolon varmış, değiştim, donmaktan kurtuldum. Sonra da güzel bir anıyla misafir olduğumuz bir aileden limonları da alarak, harika yemekler yedikten sonra geri döndük şehrimize.

Don’la ilgili ilginç bir haşiye: Don, Azerbaycan’da soğuk anlamına geldiği gibi, bayanların giydiği uzun elbiseye de denir. Türkiye’ye ilk geldiğimde, bir bayan “donum açıldı” deyince yüzünde beliren şaşırma ifadesini ve sonra şakayla karışık “ ne demek istiyorsun yane?” sorusunu hiç unutmuyorum. Bunun dışında azeri bir çocuk, Türkiyeli bir kıza aşık oluyor. Onunla muhabbetini ilerlettikten ve samimi olduktan sonra, kıza “aşkım sana bir şey soracağım, ama kızmayacağına söz ver” demiş. Kız uzun yeminler ettikten sonra, çocuk “Ya Türkiye’deki kızlar güzel, hoş da, ama neden kimse don giymiyor”. : ) : ) : ) : ) : ) . diye bir soru sormuş. Kız “sapıkmısın nemisin” anlamında çantasını gencin başına fırlatmağa hazırlanırkene, anlaşılmış ki, don uzun elbise anlamına geliyor. Malumu aliniz efendim, Türkiye’de bayan arkadaşlar çoğunlukla pantolonumsu türevleri olan giysileri tercih ederler. Şimdilik bu kadar, umarım izlenimlerim hoş vakit geçirmenizi sağlamıştır. Selamlar, sevgiler....
Not: Bu sitenin 120. yazısı. Allah bereket versin.

Monday, January 07, 2008

Yuzyillik Yalnizlik`tan nihayet kurtuldum :)




Dikkat! Sıkıcı Bir Yazıdır. / Acaba Cesur Yazımı Desem !
Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez

Görünen o ki, yöresel alışkanlıklar kendi bağrında yetişen bir yazarı da hapesedebiliyor. (Keşke aynı şey bizim Nubel Ödülü aldırılan yazarlarımız için de geçerli olsa). Marquez’in cümlelerinde kadınla cinsi munasebet, nedense çok kullanılıyor. Ve bahsi geçen cinsel ilişkiler, meşru dairede ve romantik olmaktan çok, hayvani tarzda işleniyor. Nedense aşkın ve sevginin olduğu yerde bile yazar, cinsel ilişkiyi kabalıktan kurtarıp sevimli bir hale büründüremiyor. İki kardeşten farklı zamanlarda hamile kalan kadın, kız kardeşiyle evlenen bedeni dövmelerle dolu vahşi kılıklı başka bir insan vs... Dahası Marquez vahşi cinselliğin bayağılaştırdığı, başitleştirdiği ve alçalttığı insanla bağlantılı sahneleri çok inandırıcı ve bariz şekilde tanımlayıcı ifadelerle anlatıyor. Sanki yazar elit, daha doğru bir ifadeyle sterilize bir kesime eğlence yazıları hazırlıyor ve onların başka alemlere seyahatini kolaylaştıran cümleler kuruyor.

Aureliano Jose şaşkınlık içinde “insan öz halasıyla evlenebilir mi” diye sordu. Askerlerden biri, “evlenmez olur mu hiç!” diye karşılık verdi. “Biz, insan öz anasıyla evlenebilsin diye papazlara karşı bu savaşı veriyoruz”. İletişimciler diyorlar ki, verilen mesaj sizi rahatsız edebiliyorsa, amacına ulaşmıştır. Sözgelimi, Sadakatsiz filmi, sizi rahatsız edip, sadakatsizliğin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu size gösterebiliyorsa, bu film iletişim bilimi açısından başarılı kabul ediliyor. Belki de, yazar bu tiksindiriciliği bize resmetmekle, doğru mesajı iletme başarısını göstermektedir.

Çok merak ediyorum. Bu kadar kadınla bağlantılar yapabilen adam, “Benim Hüzünlü Orospularım” isimli eserinde ne anlatıyor??? Marquez, hayal gücü çok büyük olan bir yazar. On satırlık sıkmayan bir cümle kurabiliyor. Bir delinin psikolojisine dalıp, orada seyahat ederek, izlenimlerini romanın satır aralarına koyabiliyor. Ölmek üzere olan bir insanın yerine düşünüp, onun ağzından konuşabiliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsünde, öldüğü sanılan ve bir iki gün ölü yattıktan sonra gömülmeye götürülen bir kadından bahsediyor. Kadın tam gömülecekken uyanıyor. Eve gelince yolda da acıkınca bir şeyler ikram ediyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar onun için “ahiretten kraker/simit/börek/bisküvi yiyerek dönen kadın” ifadesini kullanıyor. Marquez’de de ölümden sonrası ve ölülerle ilgili hayal gücünün çok açık yansımalarına rastlıyor ve bunu hayretle okuyorsunuz. Mesela, “ölüler aleminde iyice yaşlanan Prudencie Aguilar, sarsak sarsak yürüyerek günde iki defa gelip onunla (Arcadio Buendia) çene çalardı” gibi. Buendia’nın Prundencie’nin katili olduğunu ve deli olduğunu da not olarak ayrıca belirtsek bile, sanırım hayal gücünün sınırlarına gümrük koymuş olamayız.

Marquez, romanla masalı harmanlıyor sanki. Roman tarzının içine, masal ve mistik ilave edince insanı ilk başta rahatsız edebiliyor. Alışılmış roman tarzıyla uzaktan yakından alakası olmayan, başka bir roman tarzında/ türünde yazdığını daha ilk paragraftan okuyucusuna sezdirebiliyor. Başlangıçtaki izlenimi insanın aklındaki kalıpları sarsa da, sonradan kendisini okutmayı başarabiliyor yazar.

Özetlersek, tohumu aşkla atılmayan çocuklardan oluşan nesil bereketli olmuyor. Bu eserde ondan fazla kadından çocuğu olan oğullar var, ama yine de bu ailenin sonunun tükenmesine engel olamıyorlar. Sanırım, zinadan doğan çocuklar neslin bereketini sömürüp yokediyorlar. Çünkü tüm aile bireyleri zinanın kısır döngüsüne tıkılıp kalmışlar. Yani aslında çocuk değil, zina fiilinin, günahın kendisidir. Ve sanki Marquez’in mesajı da budur. Marquez, şehvetin başıboşlaştığında, vahşileşeceğini gösterip, aşka özlem duyurmayı amaçlıyor. İletişimcilerin yöntemiyle kötü olan hakkında bizi rahatsız ederek, kötüyü bize sergiliyor. Öğüt, nasihat, kuralcı ve kuru yaklaşımlar yerine, ters etkiyle sebep olacak şeyler söylüyor. Eserin sonunda ne mi oluyor? Marquez okuyucuyu rahatsız etme girişimine durmadan devam ediyor. İçinizin üzüntü kaplıyor, ama nasıl bir üzüntü anlatamam. Yazar, ailedeki en son genci, başka biriyle evli olan teyzesine aşık ediyor, onları seviştiriyor, kadını doğumda öldürüyor, doğan çocuğu da karıncalara yediriyor. Çiçeği burnunda babayı da çıkan fırtınada mahvediyor. 420 sayfa, bir ailenin hazin çöküşüyle son buluyor. (07.01.2008, 00:12 Bakü)

Not 1: Azerbaycan’da 3 ve 4 Ocak iş günleri 29 ve 30 Aralıkla yer değiştirdi. Yani alınan kararla bu sene 29 ve 30 Ocak tarihlerinde insanlar çalıştılar, ama ayın 7’sine kadar bir haftalık tatilin keyfini çıkardılar. Yalnızzz.... Sonra kar yağmaya başladı, yollar kapandı, işe gideceğim sırada anladım ki şehir içi otobüsler, benim işyerimin olduğu yere gidemiyor. Şimdi Pazartesi de tatil edildi, çalıştığım kurum tarafından, Salı günü ancak gelebildim işe. Budur ki, izlenimlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Asıl, 29/30 Aralık’ta arkadaşlarla kendimizi bir şehir dışına attık, fotoğraflarım gelsin sanırım, o konudaki izlenimlerimi de sizinle paylaşmayı düşünüyorum. tab' evde uzun sure oturunca, uzun zamandir bitiremedigim bu romani da okudum. Ameros Perros yani Paramparca Asklar Kopekler filminde de benzer tarzda bir vahset var sanki. Kopek Dovusleri vs. Tanrikent diye bir film var, orda da bu tarzda vahsilikler gormek mumkun.

Not 2: Çocukken çeşitli türlerde kitap okurken, bana hep uzak gelen yazar takımı eleştirmenler olmuştu. Ama zamanla okuduğum kitaplarla ilgili içimin dolduğunu bir şey söylemek istediyimi hissetim. Ve sanırım, eleştirmenlik şimdiki durumda çok hoşuma giden bir meslek olurdu. Asıl ekonomiyle alakalı bir hikaye var ki, bir kısmını birazdan http://www.iktisatnot.blogspot.com/ adresine koymayı düşünüyorum. Bunu da siz eleştirirsiniz artık.

Not 3: Başta Mehmet Nadir Arslan ve Ferda Çil olmak üzere merak eden ve yazı bekleyen dostlarıma ilgilerinden ötrü müteşekkirim. Mehmet tebriklerin için ayrıca minnettarım. Burada Türkiye’yi çok özlüyorum sanırım. Sizlerden bir çoğunu burada hayalen de olsa görüyorum. Geçen gün işe giderken, her sabah köpeğiyle çıkıp gezen bir adam var. Sonra düşünüyorum, yaa diyorum, bu adam bana bir yerden tanıdık. Nerden acaba? Daha sonra Mustafa Alabora olması lazım sanırım, hani şu Memolinin babası, adam, Alaboranın ta kendisi. Bir de yılbaşında Polat hariç tüm Kurtlar Vadisi oyuncuları burada Yegane Şadlık sarayındaydılar. Bunların içerisinde bizim Gülşen de vardı. Hani şu Of Of diye şarkısı olan kızı kastediyorum. Sanırım şehirde gezerken onu gördüm, ama hayrettir beni tanımadı : ) . ben de kendisine beni tanıma fırsatı vermedim.

Thursday, November 29, 2007

İlk uluslararası Konferans

Hep ilgimi çekmiştir. Nasıl bir duygudur, ulusalarası bir konferansta konuşmak ve herkesin sizi dinlemesi. Sonra bir gün Bakü’de elime Azerbaycan İletişim Bakanlığının yapacağı konferansın bilgisi ulaştı. Hemen beni bir heyecan sardi ve bu konuda uzun zamandir aklımda olan şeyleri akademik altyapi ve teorilerle de destekleyerek çalışmamı gönderdim. Sonra kabul edildiğini duydum, makalemin. Ve derken zaman gelip çattı. Bir gün sabah işe gelirken bana ait iki tane davetiye olduğunu söylediler. Alıp bakınca birisi konferans için diğeri de konferansın yapıldığı gün, akşam yapılacak yemek için iki adet davetiye olduğunu gördüm. Derken hazırlanıp konferansın yapılacağı Hyatt Oteline doğru yol aldım. Orada konferanste bir gün geçirdim. Çeşitli insanlarla tanıştım. Amerikalı Tufts Universitesinden bir profesörle sohbet ettim. (Sanırım Mehmet’in Tufts Univesitesi ile ilgili bilgisi varsa bunu seve seve bizimle paylaşacaktır.) Son oturumda oturum başkanı bu hocanın öğrencisiydi. : ) Ama şimdi öğrencilik hallerini çoktan geride bırakmış ve Azerbaycan’ın Los Angeles baş konsolosu olmuştu çoktan. Konferansın kapanış bölümünden önce yanına gittim ve sohbete başladık. Sonra görevlilerden birisi geldi ve konferansın kapanış bölümünün başladığını söyledi. Amerikalı profesör elinde hem çantası, hem de kahve bardağı olunca, “isterseniz çantanızı ben taşıyabilirim” dedim. Neyse sohbete devam ediyorduk. Salonun kapısına gelince, “salona gidelim” deyince, “yaa ben bu toplantılara onlarca kere katıldım, en iyisi burada seninle kalıp sohbet etmek” dedi. İçimden çokca seviniyor olduğumu gözlemledim. : )

Akşam olmuştu nerdeyse, yemeğin olacağı denizin ortasındaki “Yatch Club” restorana gitmemiz gerekiyordu. Bir araba geldi, Los Angeles baş konsolosu, Amerikalı Profesör, ingilizce konuşan bir bayan ve ben aynı arabada, Yatch Club’a doğru yola çıktık. Arabada herkes tecrübeli ve bilgili olunca ben daha çok onları dinlemeyi ve onlardan bir şeyler öğrenmeyi tercih ettim. Güzel konuşmalar, gerçekten harika bir yol sohbetine tanık oldum. Azerbaycan’ın Los Angeles konsolosu çok mütevazi ve aynı zamanda, çok genç birisi. Ve tabii ki çok da esprili.

Sonra akşam yemeği için Hazar Denizinin icine dogru yapılan bir restorana Yatch Club”a gelmiş bulunduk. Azerbaycan halk dansları ve Azeri sanatçıların söyledikleri şarkılar eşliğinde, harika bir akşam geçirdik. İletişim Bakanı da oradaydı. Dünyanın bir çok ülkesinden ve aynı zamanda Türkiye’den gelmiş konuklar da gecenin keyfini çıkardılar. Menüde havyar vardı. Biraz yemeği denedim ama pek hoşuma gitmedi. Bu arada, bildiğim kadarıyla, azerbaycan havyarının toptan fiyati 1200 - 1800 dolar arasında satılıyor. ( http://www.caspianfish.com/, havyar üreten Azeri firması ) Japonyaya ihraç edildiğinde perakende fiyatı 8000 – 10000 dolar civarında olduğu söyleniyor. (Belki de Eskişehir’de ilk kar müjdesini veren Gülşah Duman’a hediye olarak buradan bir kilo havyar getirmeliyim. Boylece köşeyi döner. : )) Gerçekten Azerbaycana has yemekler ve bu yemeklerin yanındaki aperatifler harika bir menüyü meydana getirmek için yeterli derecede kafi gelmiş ve hatta daha fazla bile olmuştu diyebiliriz.

Insan, yeni bir yere gidince her zaman problemlerle karşılaşır, ama ben problem düşünmeyi, problem konuşmayı ve problem yazmayı sevmiyorum. Her zaman güzel şeylere odaklandığım için, belki de güzel şeyler yaziyor, güzel şeyleri konuşuyorum. Problemleri kendin çöz, ama sevincini öğrencilerinle paylaş, sanırım biz öğretmenlerin içinde bulunduğu durumu en iyi özetleyen bir kural olsa gerektir.

Monday, November 05, 2007

Azerbaycan`da Tiyatro


Azerbaycan`da tiyatro ve diğer sanatsal faalıyetler gelişmiş durumda. Burada Güzel sanatlar, daha çok "Medeniyyet ve İncesenet" adı altında dikkate alınmaktadır. Eskişehir'de tiyatroda bilenler, bilir, bir dönemde az oyun sahneye konmaktadır. Ama, AZERBAYCAN AKADEMİK MİLLİ DRAM TEATRININ 2007-ci İLİN OKTYABR VE NOYABR AYLARI ÜÇÜN REPERTUAR PLANI" nda tam 12 oyun var. Başka tür tiyatrolar da var. Düşünün onları da hesaba kattığınız zaman bu rakam bir hayli yüksek oluyor. Ben de dün akşam, "Deliler ve Ağıllılar" diye bir oyuna gittim. Burada çok yetenekli oyuncular var, onu peşinen söyliyeyim. Yukarıda tiyatro biletinin taraması var, resmin üzerine tıklayıp daha büyük halini görebilirsiniz. Azerbaycan Cumhuriyeti Gümrük Kanunu ile bilgi de hemen altında. İsteyen advalorem ve spesifik verginin Azerbaycan'daki tanimini görebilir, daha yakından.

Friday, November 02, 2007

Azerbaycan’da enerjı ve telekom

Azerbaycan petrol ve doğal gaz bakımından zengin olduğu için bu ürünlerin kullanımı hayli ucuz. Kaldığım büyük bir yerleşim alanında, (şehre otobüsle 25 dakika, özel araçla 12 dakika uzaklıkta olan bir yer) elektrik enerjisi için para ödenmiyor nerdeyse. Türkiye’deyken insanlar Azerbaycan ve Türkmenistan’da elektriğin ve telefonun ücretsiz olduğunda bahsettiklerinde inanmamıştım. Ama sanırım, artık inanmaya başladım. Kaldığım yerde insanlar aylık 15 manat veriyorlar ve istedikleri kadar elektrik kullanıyorlar. Yani ücret sabit, ama kullanım sınırsız. Kur 1 Türk Lirası = 0,719 manat olduğu için, yani 1 lira verip ancak 0,719 manat alabiliyorsunuz. Hesaplama yaparsak, bu 20, 86 liraya denk geliyor. Sınırsız elektik kullanımı için bence gayet ucuz bir fiyat. Şimdi yeni yeni sayaç uygulamasına geçiliyor. Yani böyle bir uygulamanın sonsuza kadar sürmesini kimse bekleyemezdi zaten. Devlet organizasyon yapmış, ve şimdi elektrik sayaçları tek tek müstakil evlere takılıyor. Burda insanlar arasında en çok beni rahatsız eden şeylerden birisi de israf. Bu bakımdan sayaçların takılmasını takdirle karşılıyorum. Türkiye’den gelen alışkanlığım, elektrik konusunda tasarruflu davranıyordum, sayaç takıldıktan sonra benim için fark eden bir şey olmayacak. Ama sanırım, elektriği kısıtsız şekilde almaya alışmış kullanıcılar için çok zor olucak bu yeni durum.

Şehir içi telefon görüşmeleri konusundaki fiyatlar daha şaşırtıcı. Eğer sadece şehir içi konuşma yapacaksanız, telefonu sınırsız bir şekilde kullanabilirsiniz. Yakın zamana kadar Azerbaycan’da bir aylık sınırsız telefon görüşmesinin bedeli 0,60 manat ( 0,60 / 0,719 = 0,83, yani 83 YKR), şimdi tabi telefon fiyatlarına zam geldi ve aylık ödenen miktar 2 manata çıktı, bu da 2,78 Lira yapıyor. Bilmiyorum, Eskişehir’de ve Türkiye’nin başka bir yerinde, mesela Çorum’da, Antalya’da, Afyon’da, Aydın’da, Kütahya’da, Gaziantep’te, Kayseri’de, İstanbul’da, vb... olan arkadaşlar, acaba hesaplama yapıp söyleyebilirler mi? “Türkiye’de bir aylık sınırsız şehir içi görüşmenin bedeli ne kadardır?”

Doğal gaz konusunda bir arkadaşımın söylediklerini sizlere aktarınca çok şaşıracaksınız. Eskiden SSCB zamanında, Azerbaycan’da doğal gaz ücretsiz, tabii... İnsanlardan bazıları doğalgazı açıyorlar ve hiç söndürmüyorlar. Gerekçe, kibrit israf olmasın diye. : ) Neden çünkü kibrit, parayla satılıyor, ama doğal gaz parayla satılmıyor. Burada şimdi de doğlaz gazı Türkiye ile karşılaştırıldığında ucuz olduğunu söylemek mümkün. En çok 50 dolar ödersiniz, o da kış aylarında ısınmak için kullanıldığından dolaryı. 1 dolar = 0,8489 AZN (Azerbaycan manatı) olduğu için 50 dolar (50 *0,8489) 42 manat yapar bu hesapla. Elli dolar , 1 dolar = 1, 1757 ise 50 * 1,1757 = 58 YTL yapar. Yani 60 YTL deyin. Eskişehir’de 100, 120 hatta 190 Lira gelen aylık yakıt paralarını hatırladığımda bu rakam iyi gibi geliyor. Çok rakamsal bir yazı oldu ama, yapacak bir şey yok.

NOT: Azerbaycan’la Türkiye arasında 2 saat saat farkı var. Yani mesela şu anda Cumartesi 10:29, ben bu yazıyı kaleme alırken, Türkiye’de saatler 08:29, sizlerden bir çoğunuz, tembel tembel yatıyor olabilirsiniz. : ) Azerbaycan’da insanlar Yaprak Dökümü Kurtlar Vadisi, Beşinci Boyut, Yeşeren Düşler gibi sevilen dizilerin yeni bölümlerini izlemek için eğer dizi TSİ ile 20:00 ‘de başlıyorsa, Azerbaycan saati ile, 22:00’ye kadar bekliyorlar. Maçların olduğu zamanı düşünmeye gerek bile yok. Mesela Şampiyonlar ligi maçlarını izlemek isteyen arkadaşların bazılarının gece saat dörtlere kadar ayakta olduğunu görmek mümkün.

Monday, October 29, 2007

Cumhuriyet Bayraminiz Kutlu Olsun !

Cumhuriyet Bayraminiz Kutlu Olsun. Azerbaycan`da Cumhuriyet Bayrami muhtesem bir coskuyla kutlandi. Harika bir gosteri sunuldu, burada. Özellikle, cumhuriyetin nasıl kurulduğu ile ilgili bir multimedya gösterisi sunuldu. Gösteride geçmiş zamanlarda kayda alınmış bir sahnede, Türk askeri, işgalci ülkelerden birisinin bayrağını yerinden çıkarıp Türk bayrağını onun yerine takıyor. Bu en çok alkış alan sahne oldu. Sonra da 10. yıl marşıyla töreni bitirdik. İnsan heyecanlanıyor.

Sunday, October 21, 2007

Sinan Aygun`un Soyledikleri...


Bakü’ye geldiğimden beri çok fazla Türkiyeli konuk ağırlamaya başladık. En son Sinan Aygün ‘du bu konuklardan biri. Sinan Aygün, konuşmasını yaptı ve aslında bizim derste söylediğimiz bazı şeylerle ilgili örnekler verdi. Mesela dersi dinleyenler biliyordur, yatırım malları üreten ve satan ülkenin, tüketim malları üreten ve satan ülkeye daha yüksek refaha kavuşacağını söylemek için çikolata ve CNC tezgahı örneği veriyorduk. Sinan Aygün de benzer örnek verdi. Bir ton cep telefonu 6 milyon dolar yapıyor. 1 ton kayısı 500 dolar yapıyor. Bir ton laptop 3 milyon dolar yapıyor. Bir ton domates 350 dolar yapıyor. Veya bir ton antep fıstığı 850 dolar yapıyor. Adam sana 1 TIR cep telefonu veriyor, 100 TIR kayisi aliyor. Artık çamaşır makinesi, televizyon, bulaşık makinesi, bunların üretimi 3. dünya ülkelerine kaymış durumda, bundan sonra bilgi üretmeli ve bilgi satmalıyız.

Konuşmasını bitirdikten sonra bir T.C vatandaşı olup, Azerbaycan’da okuyan üniversite öğrencisi söz aldı ve sorular sordu. Öğrenci, Azerbaycan’a Türkiyeden para gönderen ailesi Yapı Kredi bankasına yüksek havale ücreti ödemek zorunda kaldığını söyleyince, Sinan Aygün kendine has tarzıyla hemen cevap verdi : “2 Kasım’da Rahmi Koç’la randevum var, söz veriyorum bu konuyu da gündeme getireceğim” dedi ve alkışı aldı : ). Sonra öğrenci Azerbaycan’da yurt sayısı çok az, isterseniz Türkiye’de olduğu gibi burada da apart kurabilirsiniz, deyince, “Oğlum bu herkesin içinde söylenir mi, çıkışta bunu ayrıca görüşelim, beni cepten ara” diye bir espri yaptı. Salon bir kez daha kahkahaya boğuldu. Eminim, o öğrencinin teklifi bir çok iş adamına para kazandıracaktır.

Sinan Aygün’ü biliyorsunuzdur, 3 dönemdir Ankara Ticaret Odası başkanlığını yürütüyor.