Showing posts with label Fikir. Show all posts
Showing posts with label Fikir. Show all posts

Saturday, November 28, 2009

Azeri Yazar Turkce Edebiyyat Kitabi yazdi...




Guzel bir duygu ve inanilmaz bir sevinc...




Kardeslik lafta degil de, isle olursa daha guzel olur,




Iste birileri lafta degil de, ozde kardeslik yapiyor...




Mesela Azeri Yazar Dilaver Sultanov gibi..




Turkce Edebiyat Kitabi Yazdi...




Hadi Bakalim, Turkiye Turklerinden birisi de ciksin, Azeri Turkcesinde edebiyat Kitabi yazsin...




Bilmiyorum kendisi diyor mu? ama, izninizle ben iyi ve guzel anlamda soyliyeyim :)




Hodri Meydan ..... :)

Thursday, October 01, 2009

Testi kırıldıktan sonra... hangi kitapları okuyalım?

Ibrahim Ozturk

Biliyorsunuz, Nasrettin Hoca nasıl olsa kırıldıktan sonra hayıflanmanın bir manası yok diye, suya gönderdiği çocuk testiyi kırmasın diye önceden bir güzel pataklamış.

Kriz öncesinde sesimizin yettiği kadar 'sular bol aktığı için kabınız dolu gözüküyor, ancak altı delik, tıkayınız' desek de, 'bahar ve yaz nasıl tabii ise, bunun ardından kış da gelecek' dediysek de kimlere ne kadar tesir etti bilemeyiz. Rusların bir atasözü var; 'Çok soğuk hava diye bir şey yoktur. Esas sorun yanlış giyinmektir.' Unutmayın, Ruslar bu dersi iyi çalıştıkları için hemen hemen bütün savaşlarını kışın nasıl giyineceğini kestiremeyen düşmanlarına karşı kışın kazanmıştır.


Öneri listelerimizi çarşaf çarşaf söyleyip yazmış olsak da, 'bir musibet bin nasihatten evladır' hükmü geçerliliğini koruyor.

Evet, kriz geldi, testi kırıldı. Şimdi izninizle artık kalan sağlarla yolumuza devam etme zamanı geldi. Yaz rehaveti, Ramazan molası, bayram tatili derken, piyasaların da yavaş yavaş kendine gelmeye başladığı şu sıralar artık yeniden işe koyulmanın zamanı. Mevsimlik nedenlerle ben de yaz boyunca daha çok ekonominin geneline (makro ekonomik meselelere) kafa yordum ve şirketlerle ilgili yazılarıma ara verdim. Şimdi bir süre işadamına ve tekrar şirketlere odaklanmak istiyorum.

Biliyorsunuz bizim esnaf-işadamının okumuyor oluşundan son derece muzdaribim. Oysa işyerlerinde ve evlerde kütüphanemiz olmalı, günün başında ve sonunda muhakkak bir iki saatimizi kitap okumalarına ayırmalıyız. İşimiz, sektörümüz ve ekonominin geneliyle ilgili kitapları, dergileri, köşe yazılarını muhakkak takip etmeliyiz. Ekonomi ile ilgili bir gazeteye ve iyi seçmek şartıyla birkaç ekonomi-işletme dergisine abone olmalıyız.
Birkaç ay inadına kitap okuyun, göreceksiniz ki kafanızda onlarca pencereler açılacak, eliniz kolunuz çözülecek, fikriniz gelecek. Bu minval üzere yaz boyunca adresime postalanan birçok değerli kitap elime ulaştı. Bunların bir kısmını zaten okumuştum, bir kısmını daha yeni okuyorum. Şimdi size kısaca bunlardan bahsedeyim.
Şirket danışmanlığı da yapan İlhami Fındıkçı'nın dikkatimi çeken bir hayli hacimli eserlerinden sonuncusu 'Bir Gönül Yolculuğu: Hizmetkar Liderlik' (Alfa, 2009), kısaca yerli bir duruşla çağdaş bir işletme yöneticiliğinin nasıl olacağını bütün yönleriyle ortaya koyuyor. Bu bağlamda MÜSİAD eski Başkanı Ömer Bolat'ın 'Liderlik Gönül İşidir' (Hayat, 2009) büyük bir tecrübeyi sizinle paylaşıyor.

Bu arada 'Kendi İşini Kurmak İsteyen Girişimcinin El Kitabı' Japon İşletme Bilimcisi Guy Kawasaki (MediaCat/İnfomag, 2007) ile iyi bir yönetim danışmanı olan Hüseyin Çırpan'ın 'Girişimcinin Yol Haritası' (MÜSİAD, 2008) çalışmalarını bir arada okuyun. Krizde dokuz doğuruyoruz ya, yazılarını dikkatle takip ettiğim Doç. Dr. Murat Yülek'in 'Türkiye ve Küreselleşen Dünya Üzerine Notlar (Bilgesel, 2009) ve Ruth King'in 'Küçük İşletmeler İçin Büyük Fikirler' çalışmasını da bir çırpıda okumanızı isterim.

İTO ile aylık ekonomi dergisi İnfomag'ın birlikte verdiği 'KOBİ'lerde Rekabet Gücünün Artırılması' (2009) adlı çalışma için Prof. Dr. Mustafa Aykaç'ın editörlüğündeki çalışmaya hayli emek verilmiş. Eğer son on senedir darmadağın olduğumuz konular ilginizi çekiyorsa Prof. Dr. Nurullah Genç'in Ortaklık Kültürü'nü (MÜSİAD, 2007), Prof. Dr. Nihat Erdoğmuş'un 'Aile İşletmeleri: Yönetim Devri ve İkinci Kuşağın Yetiştirilmesi'ni(İGİAD, 2007)'ni bir an evvel hatim ediniz. Paramparça olduğumuz konuların başında mali yapının ucunu kaçırmak geliyor.
Bu yüzden Salim Çam'ın 'İşletmelerde Bütçe Yönetimi' (Hayat, 2008) listenize alınmalı. Pazarlama çağındayız ya, tek kelimeyle konunun üstadı olan Philip Kotler'i daha okumadıysanız, heyhat! Tabii Doç. Dr. Ömer Torlak'ın yönetimindeki Yeni Müşteri'yi (İTO, 2007) de tanımalıyız.
İşletmede 'kafamı öteye çevirsem çalışanımdan bir kazık yiyorum' dersiniz ya. O zaman Prof. Dr. Nejat Bozkurt'un 'İşletmelerin Kara Deliği: Hile' (Alfa, 2009) adlı çalışması ilaç gibi gelebilir. Zira bütün taktikler çalışan hikayelerine kadar inilerek veriliyor. Bunları bitirin, bir liste daha vereyim. i.ozturk@zaman.com.tr

Sunday, May 03, 2009

Bildiğim bir hikaye ama nedense bu sabah beni çok etkiledi (((

Çölde yolculuk eden iki arkadaş hakkında bir hikaye anlatılır. Yolculuğun bir aşamasında iki arkadaş tartışırlar biri ötekine bir tokat atar. Tokadı yiyenin canı çok yanar ama tek kelime etmez ve kum üzerine şu sözleri yazar
'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BANA BIR TOKAT ATTI.'
Yıkanabilecekleri bir vahaya rastlayana dek yürümeyi sürdürürler.Tokadı yiyen yıkanırken bir batağa saplanır, boğulmak üzereyken arkadaşı tarafından kurtarılır. Boğulmak üzere olan arkadaş tam kurtulduktan sonra bir kaya parçası üzerine şu sözleri kazır:
'BUGÜN EN IYI ARKADASIM BENIM HAYATIMI KURTARDI.'
Tokadı vuran ve sonra arkadaşının hayatını kurtaran kişi ona şöyle der; senin canını yaktığımda bunu kum üzerine yazın ama şimdi kayaya kazıyorsun.NEDEN? Öbür arkadaş ona şöyle cevap verir:'Biri bizi incittiğinde bunu kum üzerine yazmalıyız ki bağışlama rüzgarı estiğinde onu silebilsin. Ama biri bize İYİ bir şey yaparsa onu kayaya kazımalı ki onu hiçbir rüzgar yok etmesin.'
'INCINMELERINIZI KUMA, GÖRDÜGÜNÜZ IYLIKLERI KAYALARA KAZIMAYI ÖGRENIN.'
Denilir ki özel birini bulmak bir dakikanızı alır,onu değerlendirmeniz bir saat içinde olur,onu sevmek için bir gün yeter ama sonra onu unutabilmek için bir ömrün geçmesi gerekir. Arkadaşlarımızı yanımızda olmasalar bile unutmayalım!!!

Tuesday, April 28, 2009

***********************************************************


Sözde Kızlar...

26 Nisan 2009. Nisan ayının son pazarı. Mayıs, kollarını açmış, gelecek haftanın pazarını kucaklamak için sabırsızlanıyorken... Saat 00:45 – Yeni günün yenice saati neredeyse geride kalıyor. Aslında şu anda yapmam gereken, mecburi işlerle geçirmem gerekiyor zamanımı. Ama ne yaparsın? İnsan tutkusunun peşinden gitmek istiyor çoğu zaman. Bir roman bitirdim az önce. Sahneleriyle kendini zihnime kazıyan, açık sözlü bir roman.

Hatice/Belma gebe kaldığını öğreniyor. Sıra geliyor, çocuğun alınmasına, buna karşı çıkarken, iç sesi beyin kıvrımlarında yankılanıp duruyor : “... Çocuk üç aylık vardı. Kımıldıyordu. Onu öldürmekle, bir insanı öldürmek arasında ne fark var? Bir insan hiç olmazsa kendini müdafaa edebilir, ya çocuk? ...”. Hatice`nin bu cümlesi, bende bir idrak uyanışına sebep oldu. Bir kadının, kendi karnında kımıldadığını hissettiği bir canlıya kolay kolay kıyamamasının oldukça normal olduğunu anladım. “Kımıldıyordu”... Peyami Safa`nın bu ifadesine kadar, kurtajı mekanik ve duygudan yoksun bir olay gibi görüyormuşum. Ama şimdi, çocuk aldırmanın aleni bir cinayet olduğuna kani oldum. Zaten Peyami Safa`nın en güzel yaptığı şeylerden birisi de, romanlarında kadınların yerine düşünebilmesidir.

Dehşetin tasviri bu kadarla bitmiyor: “... Ne yapıyor diye ona (yani Behiç`e, çocuğun babası olmak istemeyen, biyolojik babasına yani) baktım: Kulağını yerden hiç ayırmıyordu. Bilmem ne kadar öylece durdu: On saat mi, on dakika mı, on saniye mi, tahmin edemem... Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalktı, hırıltıya benzeyen korkunç bir sesle fısıldadı: “Haydi yürü, herşey bitti. Artık sesi çıkmıyor...”. Nihayet kelam, adam çocuğu diri diri gömüyor ve hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.

Bence, Peyami Safa`yla tanışmak isteyen hevesli okurların Sözde Kızlar`la başlaması gerekiyor. Ben ilk önce Matmazel Noraliya`nın Koltuğu ile başlamıştım. Rahatça okunabiliyor ve çabuk bitiyor. Bundan önce Şimsek isimli romanı mütalaa ederek okumuştum. Ama Sözde Kızlar çok anlaşılır cümlelerle dokunmuş. Merak duygusu, frekans kaybetmeden yanıbaşınızda size eşlik ediyor roman boyunca. Bu yüzden, endişelenmenize gerek yok. Behiç, Mebrure`yi aldatmak için bin türlü yola başvuruyor. Acımasız dizi ve film senaristlerinin aksine, Peyami Safa, romanlarını her zaman mutlu sonla ve iyinin zaferiyle bitiriyor.

Amcamın meçhul bir mezar taşından bahsederek, farklı versiyonunu anlattığı durumu bu kitapta bir defa daha gördüm. “... mezar taşının üstüne bir Arap şairinin mezarındaki şu cümle yazılmalı ve bütün sözde kızlara hitap etmeliydi: “Dün sizin gibiydim, yarın benim gibi olacaksınız!”.

Tebessümün yaraşması (yani yakışması), gözleri yummak (gözleri kapamak), nokta-i nazar (bakış açısı), inhisar (tekel), taaccüb (şaşkınlık), gibi Azerbaycan`da hala kullanılmakta olan ifadeleri bu kitapta görmek beni oldukça mutlu etmeğe yetti de, arttı bile. Kitaptan iki güzel ifadeyle bu yazıya son verelim:

... “Bir kat çıktılar. Tahta merdivenler, kuvvetli adımlara razı olmadıklarını boğuk, gıcırtılı bir sesle ilan ediyorlar,...” , “... Hava kararıyordu. Gecenin ilk esmer gölgeleri meydanı doldurdu...” . saat 01:28...

Düşünmüştüm ki, Eskişehir`miz, Beşiktaş`la Pazar günkü maçta yıllar öncesinin rövanşını alacak ve bizleri sevindirecekti. Ama bu sefer de yenildik. Olsun... Eskişehir`imin canı sağolsun... Seneye lig şampiyonu oluruz biz de. Nasıl olsa, büyük takımları kendi sahamızda yenebiliyoruz. Şampiyonluk için müthiş bir şans bu. Iyi yolculuklar sevgili takımım...

Monday, April 20, 2009

Paris`teydim...

Paris`teydim…

Hemen hızlı bir giriş yapayım izninizle: Öncelikle on beş franklık gloria ile karşılaştım. “Gloria nedir?” diye soruyorsanız, hemen açıklayayım: Alköllü kahve demek. Tabi geri çevirdim. “Tüm alayların üzerine yağdığı, hor görülen bir zavallı yaratık vardı” oralarda. 250 gram dolaylarında bir ağırlık ölçüsü olan mark`ı dikkate aldım. Ünlü tefeci Gobseck`i tanıdım. Onun için “babasının kemiklerinden domino taşları yapabilecek adamdır!” diyorlardı. Sonra, şöyle bir duyum aldım: “Paris`te kadınların yüreğini eşeleyecek olursanız, sevgiliden önce tefeciyi bulursunuz”. Sonra bu Paris sokaklarında, biraz da insan kimyasını öğreneyim dedim: “Yüreğimiz bir gömüdür, birden boşalttık mı battık demektir. Bir insanın beş parasız olmasını bağışlayamadığımız gibi, bir duygunun olduğu gibi ortaya dökülmesini de bağışlamayız. Bu adam her şeyini vermişti. Tam yirmi yıl boyunca, yüreğini, aşkını vermişti: bir gün içinde servetini vermişti. İyice sıktılar limonu, posasını da sokağın köşesine bıraktılar”.

Sonra, Madame de Beauseant ile tanıştım. Samimiyetimiz artınca ve onunla yakında tanışınca, bana “Monsieur, tam hak ettiği gibi yargılayın bu dünyayı. Yükselmek istiyorsunuz, size yardım edeceğim. Kadınların çürümüşlüğünün derinliğini araştıracak, insanların sefil gururunun genişliğini ölçeceksiniz” dedi. Oradan çıkıp, Neuve-Sainte-Genevieve-Sokağı`ndaki, pansiyona dönerken, Rastinac`la tanıştım: Üniversitede bir tıp öğrencisi. Annesine ve kız kardeşlerine mektup yazıp, para istediğini söylerken, düşüncelerini okudum: “Kız kardeş yüreği, bir arılık elması, bir sevgi uçurumudur” diyordu içinden. Ama diğer taraftan, “Bir üniversitelinin cebine para girdi mi, içinde masalsı bir sütun belirir hemen, bu sütuna yaslanır” kuralını biliyordum. Komşusu ona şöyle söylemiş : “Güzel bir delikanlısınız, aslanlar gibi mağrur ...bir delikanlı. Şeytan için güzel bir av olurdunuz”. Tabii, acılı hikayeler de dinledim. Lime lime doğranan bir baba yüreği gördüm. Ama o baba, hiç yılmış birisine benzemiyordu: “Evet, evet, istediğiniz kadar parçalayın yüreğimi, her parçası bir baba yüreği olur gene” diyerek inadına devam ediyordu. Bir sonraki vurucu ve sarsıcı bilgiyi de Paris sokaklarında gezerken öğrendim: “Dünyayı bir çamur okyanusu olarak görüyordu, insan ayağını batırdı mı, boynuna kadar gömülüyordu içine”. Ya da “Kötü haberleri iletmek için, zamandan bol ne var?”. Yani kötü haberleri ulaştırmak için acele etmemeliyiz. Son olarak cenaze törenine katıldım: “İki papaz, ayin çömezi ve kilise hizmetlisi geldi, dinin bedava dua edecek kadar zengin olmadığı bir çağda, yetmiş franka ne verilebilirse verdiler”.

Merhaba millet. Hayatımın disiplin adına, içinden geçtiği kısa bir süreci tecrübe ettim. Geçen sene bir hikaye yarışmasına katılmıştım. Hikaye yarışmasında aldığım dereceden ötrü kitap çeki hediyesi tarzında bir ödüle layık görülmüştüm. Ben de ilgi alanıma hitap eden, konulardan olmak üzere kitapları seçip bunun keyfini çıkarmaya çalıştım. Gelelim, Paris Macerama... aldığım kıtaplardan birinin ismi de “Goriot Baba” idi. İki kızı için de her şeyi, evet yalnış duymadınız, her şeyi yapmayı göze alabilecek kadar ifrat dereceli bir babanın hikayesi anlatılıyor bu kitapta. Kitabın yazarını aranızda tanıyanlar vardır: “Honore de Balzac”. Balzac`la daha önce tanışamamış olmanın hüznünü yaşadım doğrusu. Otobüste giderken, boş durmayayım, elimde okunacak bir malzeme olsun diye aldığım Goriot Baba`yı 15 günlük bir süre zarfında okuyarak bitirdim. Her gün işteyken, ve işten eve giderken kitabı okumanın planlarını kuruyordum kafamda/zihnimde. Balzac, genelde insan kimyasını, özelde ise gençlik kavramını iyi müşahede (gözlem) edebilen bir yazar. Romanı öyle anlatıyor ki, insan kendini Paris gecelerinde, tiyatro salonlarında ya da malikanelerinde yürür gibi hissediyor. Balzac, ayrıca bana şunu gösterdi : Dikkatsizliğimden dolayı ufak parçalar halinde hayatımdan kopup düşen zaman parçalarını artık görebilmeliyim. Balzac, bana bu zaman parçalarını verimli kullanma konusunda iyi bir eğitim sunmuş oldu. Kitabı okurken, müthiş ve oldukça sevimli bir amcadan elmadaki şeker misali nasihatler dinlediğimi fark ettim. Gençliğin terbiyesini önemsediği için, Allah, Honore de Balzac amcadan razı olsun. Ilk kez bir yazarı okuduğumda, onun çevresinde hissettim kendimi. “Amca” ifadesini kullanmamın sebebi budur. Maksadım, latife yapmak değil kesinlikle. Bu büyük yazarın eserlerine daha dikkat vermeli, onu daha çok okumalıyım. Sayın Balzac, kitabını rafta bu kadar (bir yıl) beklettiğim için lütfen beni bağışla. Velhasıl kelam, tanıştığımıza, memnun oldum Sayın Balzac.


19.04.2009 – 01:44 Cumartesiyi – Pazara bağlayan uykusuz bir gece!....

Thursday, March 26, 2009

Bana göre kadınlar!



Bana göre kadınlar

Uzun zamandır takip ettiğim kadınlar hakkında, belli bir zaman geçikten sonra bende yekun izlenimler birikiyor. Bunları, tarihe not düşmek, daha doğrusu günlüğüme yazmak için aklımda gezen yazıyı buraya not düşmek istiyorum. Önce isimlerini yazdım, sonra da onların bende uyandırdığı izlenimi. Haklı olmadığım durumlar, yanıldığım konular da olabilir. Ama adı üstünde, bana göre böyle.

1. Aysun Kayacı – Bilinçsiz
Gördüğüm kadarıyla, bilmediği için çeşitli ve garip tarzlarda konuşuyor. Bilse, böyle konuşmazdı herhalde. Sanırım Aysun 30 yıl sonra, bugünü seyrettiğinde, gençliğin vermiş olduğu delikanlılıkla bugün yaptıklarından pişman olacaktır. Bu dünyada güzel izler bırakmak lazım. Bazen acıyorum ona. Aysun Kayacı`yla ropörtaj gibi bir konuşma yapıp, kendisiyle yüzleşmesini sağlamayı çok isterdim. Mesela, “Haydi Gel Bizimle Ol!” daki ortamda sadece güzelliği için orda duruyor gibi durumuna düşüyor. O program ki, Bayan Clinton`dan Türkiye adına kötü bir şey duymak için bütün taktikleri deneyen, ama Clinton`un Türkiye`yi savunmasıyla komik duruma düşen bayanlardan meydana gelmiş. Keşke Aysun, keşke farklı bir konumda ve programda olsaydın.

2. Alev Alatlı – Entellektüel
Alev Alatlı, iktisat eğitimine ekonometriden dolayı doktorayla devam etmeyen bir hanım. Yazıları, bakış açısı çok farklı olabilen ve beni hep şaşırtabilen bir insan. Gerçekten, entellektüel kimliği çok bariz bir şekilde temsil eden bir hanım. Hareketlerinde, tavırlarında, bakışlarında bile bir entellektüel bir tarz var. Gözlüğün arkasında kendini gizlemeye çalışan mütavazi bir münevver var sanki. TRT2`de 2001 yılında yapılmış ekonomi programını yayınlıyorlar. Okumayı ve yazmakla birlikte seven bir insan.

3. Elif Şafak – Çalışkan
Elif Şafak bugünlerde, basında çok çıkıyor, eserlerinden dolayı. Gazetede ise çok ilgi çekici yazılar kaleme alıyor. Mesela, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitabın yazarı Milan Kundera`nın, bugünlerde küstürüldüğünü ondan öğrendim. Ikinci, hatta üçüncü bir dilde yazabilen yazarların varlığını ondan öğrendim. Başka bir dilde rüya görebiliyorsan (ki ben bu tecrübeyi yaşadım), başka bir dilde de yazı yazabilirsiniz diyor. Aşk isimli yeni bir kitabı çıkmış, gerçekten bu kadar velut (doğurgan) bir yazar olmasını takdirle karşılıyorum. Elif Şafak, çalışkanlığıyla şunu kanıtladı;Bir kadın hem iki çocuk doğurabilir, hem entellektüel olabilir, hem de güzel olabilir. Dünyada böyle kadınların varlığına inandığım ve o benim bu inancımı doğrulayan canlı bir delil olduğu için kendisine saygı duyuyorum. Kanaltürk`te Sevim Özay isimli başka bir hatunla röportajını izledim. Elif Şafak`ın kitaplarını daha okuyamadım. Çünkü önce ustalar, sonra çıraklar. ))) Ama merak etmiyor da değilim. Bazen düşünüyorum, “Nuriye Akman`ın Nefes isimli, bir de ilk roman denemesini okuyorsun da, Elif Şafak`ı neden okumazsın!”. Yakında onun da bir romanını okuyabilirim. Kendisine başarılar diliyorum.

4. Nihal Bengisu Karaca – Mert
Nihal Bengisu Karaca, Kanaltürk`te Sevim Özay`ın hazırlayıp sunduğu Cosmoplus programına haftaya Salı günü saat 00:00`da, yani Bakü saatiyle, gece saat 02:00`de olacak program. Sanırım, merakıma yenik düşüb yine izleyeceğim. Nihal hanım, gerçekten açık ve mert konuşmasıyla kendine has bir uslup tutturmuş durumda. Televizyon, röportaj, yazı farketmez. Lafını açık bir tarzda ve anlaşılır şekilde söyler ve savunur. Hem dindar, hem mert, hem de yazılarında daha çok kesime hitap edebilen bir yazar.

5. Gülse Birsel – Akıllı
Düşünsenize, Avrupa Yakası`nı. Senaryosu`nu Gülse Birsel yazmış. Yeteri kadar para kazanıyor. Popüler kültürün öğelerini tepe tepe kullanıp, hem bilinirlik kazandı, hem de para. Önceleri, TV`de program sundu, sonra gazetedeki köşe yazılarını bir araya topladı. Kitabı bol bol baskı yapınca, iyi para kazanmıştır. Yani malum, hatun, daha başından beri akıllı davranıyor. Buna kısaca pratik zeka desek doğru olur mu acaba?!


6. Funda Arar – Sanatçı
Bir kere sesi çok etkili. Gerçekten şarkı söylemek için Allah vergisi bir nefesi var. Arapsaçı, Benim İçin Üzülme, Camdan Kalp gibi şarkıları çok hoş. Yorumu muhteşem. Sinema ve diziler edebiyattan beslenmeye başlayalı çok oldu Tükiye`de. İşte, şarkıları edebiyattan beslendiren bir sanatçı Funda Arar. Funda Arar, Necip Fazıl Kısakürek`in Kaldırımlar isimli şiirini yorumlayan bir insan. Diğer şarkıcıların kliplerini seyrederken, insan, et dükkanı reklamları izliyor gibi hissediyor kendini. Funda Arar, eskiden buna çok dikkat ederdi, yine aynı tarzda devam ederse çok hoş olur. Gerçekten dinlerken çok zevk aldığım bir insan. Çok kadın “şarkıcı”, bundan 2 – 3 yıl sonra bile hatırlanmayacak. Ama Funda Arar, eğer kaliteyi bozmadan devam ederse, kalıcı olacaktır. Kendisine başarılar diliyorum.


7. Azerin – Çileli
Azerin, Azerbaycan`lı bir sanatçı. Gerçekten çileli bir hanım gibi geliyor bana. Azerbaycan`ın dertleriyle dertlenen bir insan. Milli ruhu destekleyen, gençleri motive eden bir sanatçı. Funda Arar gibi çok etkili ve güçlü bir sesi var. Bakü`de seyretme imkanım oldu. Kendisinin söylediğine göre, Türkiye`de İlker Başbuğ`la görüşürken, Azerbaycan`da basılan “Kafkaz İslam Ordusu” isimli kitabı ona, bizatihi hediye eden birisi. İşte, aynı zamanda, Azerbaycan ve Türkiye arasında kardeşlik ilişkilerinin güçlenmesi için de çaba harcayabilen bir insan. Milli ve kahramanlıkla ilgili özel günlerde Azerbaycan televizyonlarında öncelikle onu görürsünüz. Kendisinin bir internet sitesi de olmalı. Artık bir zahmet, gugıldan ))) arama yaparak onu da kendiniz bulun. Hem Azeri melodileri kulağınıza hoş gelecektir, emin olun! )))

Eeee, beyler, sanırım bu gidişle, bundan 30 – 40 sene sonra, bütün verimli, üretken ve karar verici mevkiler tamamen bayanlarla sarılacak. Şimdi Türkiye`de kadına karşı pozitif ayrımcılıktan bahsediliyor. Belki de, on yıllar sonra, erkekler için aynı ifade kullanılacak. Erkek hakları koruma dernekleri felan da kurulursa, hiç şaşmam. Ama başarı takdir ve gıpta hak eder. Ben “discrimination” kokan söylemleri bir kenara bırakıyor ve başarılı olan bütün hanımları can-ı gönülden kutluyorum.

Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, saat 01:26 , 26.03.2009



Wednesday, March 11, 2009

Berberler…


Oldum olası çok/uzun saçı sevmem. Kafatasımdaki saçları beğenmemek anlamında söylemiyorum bunu. Saçlarım çok uzadığı zaman nedense, kendimi ferah hiss edemiyorum. Ayrıca, saç bakımı için ayrılan zaman, sınırlı hayatımı verimli olmayan bir iş için kullanmak gibi gelir bana. Bir de saç bakımı niyetine, jöle, biryantin gibi yardımcı maddelerden istifade etme durumu var tabii. Üniversitede, genelde, bu özeni gösteren arkadaşlarımın, üniversite sonrası, sinuzit, menejit, kısacası kesif bir baş ağrısıyla ve saç dökülmesiyle karşı karşıya kaldıklarını göz önüne aldığımda, olay tamamen farklı taraflara gidiyor. Neyse, toparlıyorum )))). Uzun zamandır bir birini kovalayan işlerimin haylazlığı karşısında, saçlarımın dilekdiklerince uzamasına ses çıkaramadım. Dahası, son günlerde havalar soğuğunca, biraz daha beklemem gerektiğini telkin ettim kendime.

Azerbaycan`da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü`nün özel önemi var. Hiç kimse, ideolojik bir kaygı gütmüyor ve feminist dalgalarda fırtına oluşturmaya gerek görmüyor. Insanlar, annelerine, kardeşlerine, eşlerine ve yakın akrabadaki bütün kadınlara bu günden dolayı çeşitli hediyeler alır, güller takdim ederler. Nitekim, ben de uzakta olan tanıdıkları aradıktan sonra, ekmek aldığım fırındaki kızların 8 Mart Gününü tebrik ettim; sürekli insanlara hizmet ediyorlar.)))) Bundan ilave 8 mart Azerbaycan`da tatil günü ilan edilmiş durumda. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Azerbaycan Cumhurbaşkanı`nın fermanıyla 2009 yılı “Uşaq İli” (yani çocuk yılı) ilan edildi. Bizde hala “ferman” kelimesi kullanılıyor. Bağnaz laikler duymasın/alınmasın sakın )))).

8 mart Pazar gününe denk geldiği için onun yerine Pazartesi yani, 9 mart günü tatildi. İş olmayınca, ve ben evde olunca, kafamda bitki örtüyü gibi günden güne büyüyen saçlarımı seyreltmek için yola koyuldum. Yol kenarıyla giderek, uygun bir berber bulmak için çaba sarfetmem gerekti. Genelde önüme hep “Gözellik Salonu” ya da “Qadın Salonu”[1] yazıyordu. Üç beş tane böyle bir mekana denk geldikten sonra, bir “Kişi Salonu” buldum. Nihayet, saçlarım seyrelip, ferahladığım zaman, berber beye teşekkür ettim ve borcumun ne kadar olduğunu sordum ; “Ne verirsen ver!” diye cevapladı. Bu bana çok garip geliyor. Buradaki ahlaki düzenden kaynaklanan bir şey: insanlar genelde para isterken rahat hissetmezler kendilerini. “Ne verirsen ver!”, beni hayatında ilk kez gören adamın, verdiği hizmetin fiyatını benim belirlememi istemesidir. Bir de tanıdık berbere gittiğiniz zaman, “Qonağım ol!” derler. Yani “Misafirim ol!” demektir. Biliyorsunuz, misafirden para alınmaz. Burdaki gizli mana da odur. Yani para verme )))). Azerbaycan`a gelirseniz haberiniz olsun.

Fiyat karşılaştırması yapmak isteyenler için söyleyeyim. Burada saç traşı piyasasında denge fiyatı 3 Azerbaycan manatı. ( 1 dolar = 0.82 AZN). Yani yaklaşık 3,65 dolar. ( 1 dolar = 1,8 TL). Yani 6,5 TL`den bahsediyoruz burda. Bu yazıyı okuyan arkadaşım, bulunduğun şehirle bu fiyatı karşılaştırıp, fikrini bizimle paylaşırmısın!?

Bugünlerde, Gümüş Kurşun isimli kitabı okuyorum. Kitapta büyük ideallerle 1913 yılında Northwestern Üniversitesi`nde görev yapan bir profesör tarafından kurulan, Arthur Andersen isimli denetim firmasından bahsediliyor. Şirketi kuran profesörün ismi tabi ki, Arthur Andersen`di. Kitapta deniyor ki, “şirketin ilk sloganlarından biri Bay Andersen`in Norveçli annesinden öğrendiği `eğri otur, doğru konuş` ” idi. Bu söz Azerbaycan`da da çok kullanılıyor. Şu şekilde: “eyri otur, düz danış”. Aman Allah`ım! Yoksa Norveçliler de mi Azeri Türkü? ))). Bütün tarihçilerin bu blogun takati yettiği ölçüde göreve çağırıyorum.)))) . Söylediklerimi espri olarak kabul ediniz efendim. Sadece olarak, Azerbayca`da kullanılan bir sözün dünyanın öbür ucunda, aynı şekilde kullaılması hoşuma gitti. Yoksa etimologluk gibi bir mesleğe bulaşmak gibi bir niyetim yoktur, bilesiniz....


[1] Q harfi, G yerine kullanılılıyor Azerbaycan`da. Qızlar, Qızıl, Qenimet gibi.

Friday, March 06, 2009

Beklemek...


Samanyolu ekranında Tek Türkiye diye bir dizi var. Belki görmüşsünüzdür. Ya da izlemişsinizdir. Bir insan var, düşünün bir kızı ta liseden beri seviyor. Kalbinde bir yangın var. Kimseye söylemeden o yangını içinde körüklüyor. Belki zaman zaman o ateşin ısısıyla hayallerini suluyor. Istediği sadece o kızla evlenmek. İşte bir gün adam için tüm belirtiler ölümü işaret ederken, kız çıkıp geliyor, adamın baş ucuna. Gencin yüzündeki o mutlu ifadeyi görmek çok etkileyiciydi. Yanmak, yakılmak, pişmek, kavrulmak, kaynamak ama asla kelimelerin içinden geçenleri anlatamayacağını bilerek, yıllarca beklemek. Insanların içinde, toplumun orta yerinde görünerek sır olmak. Yönetmeni tebrik ediyorum, o sahneyi çok iyi işlemiş...

Türkçede yer almış, kendi itibarını kazanmış, asaletli sözleri çok severim. Bir çok edibin yaptığı gibi kelimelerin muhitinde dolanıp durmak, onlara asılmak, onlarla hasbıhal etmek çok hoşuma gider. Büyük adamları hep böyle taklit etsem, bir gün ben de büyük adam olurmuyum acaba?))). Mesela, somnambül kelimesi; uyurgezer anlamına geliyormuş. Çok hoş bir kelime olduğunu düşünüyorum. Muadele mesela, denklem demekmiş. Cebri muadele mesela, bir matematik denklemi anlamına geliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar cebri muadele demiş, çooook hoşuma gidiyor, bu kelimelerin güzelliği.

Dünyada ekonomik kriz var, malum aliniz efendiler, hanımlar ve cenaplar. Japonya`da kriz kelimesi geçtiğinde 30 – 35 bin kişi intihar ediyormuş. Yani krizin anlamı yabancılar ve türkler için farklı terkiplerden meydana gelmiş. Türkiye`de cemiyetin kendi bünyesinde var olan bir dayanışma var. Insanlar bir birlerine yardımcı olmayı önemsiyorlar. Bireyselcilik, Batı`da azgın zalim gibi gezerken, doğuya uğramayı zaman zaman ihmal ediyor. Eğer şer odakları Türkiye`yi karıştıramazlarsa, eminim, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Eskiden bize şöyle bir atasözü öğretmişti eğitim sistemimiz: “Başgasına quyu qazan, qazdığı quyuya özü düşer”. Kutsal kitabımızda, bununla alakalı ayet var sanırım. Allah, tuzak kuranların tuzaklarını, kendi başlarına yıkar diye. Insanoğlu, zaman zaman dünyada var olan hadiseleri, gerçekleri ilahi izlerden arındırma gafletinde bulunur. Ama buna ne kadar çaba gösterse de o izler orada duruyor. Işte bu topraklarda, yetmiş yıllık düzenin desteklediği ateizme rağmen, ilahi izler her tarafımızı sarıp sarmalamıştı. Sadece biz onlara o bakış açısından bakamıyorduk.

Geçen günlerden birisinde, TV de Jacky Chan `i izledim. Sunucu, “Siz gezilere giderken, yanınıza iki çorap alıyormuşşunuz. Kirlendiği zaman birisini kendi elllerinizle yıkayıp, kurutup, giyiyormuşsunuz. O kadar paranız var, niye kendinize birden çok çorap almıyorsunuz?”. Jacky Chan, bu soruya enteresan bir cevap verdi. “ Bunun zengin olup olmamakla alakası yok. Bu, öz disiplinle alakalı bir şeydir” dedi. Doğrusu, etkilenmedim değil. Iradelerinin hakkını verebilen insanları takdir etmenin ayrı bir mutluluğu var içimde.

Beyin uzmanı adam diyor ki, kitaplar hep aynı renk ve aynı tarzda yayınlandığı için, beynimiz monotonluktan yoruluyor ve kitapları okumak çileye dönüşüyor. O bakımdan, bugünlerde kitapları hep ucu yumşak, renkli kalemlerle çizerek okuyorum. Kitaplarım renkli renkli olmuş o yüzden... )))

Televizyon önünde geçen zamanıma acıyorum. Perşembe günleri, işte çok yoruluyorum. Bu bakımdan, eve geldiğimde, televizyonun karşısında oturup kalıyorum öylece. Bir tek perşembenin özrü var, televizyon izleme konusunda. Yani kendime sadece o gün televizyon izleme konusunda haklılık payı kazandırabiliyorum. Insanoğlu kendini kandırmaya ne kadar da istekli...(((

Selamlar, sevgiler...

Friday, February 27, 2009

Dipnotlar...

Dipnotlar

1. Sivas`ta hala, teyze yerine kullanılıyor. Azerbaycan`da da böyle. Azerbaycan`da teyze yerine hala kullanılıyor.

2. Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” isimli romanında, “meşk defteri” nden bahsediyor. Bugünlerde ingilizceye çevrildiği için gündemde olan bir roman. Batı`nın itirafına göre, `bu eseri keşfetmekte geç kalmışlar` mış. Bu romanda meşk defteri pratik yapılabilen bir defter anlamına geliyor. Azerbaycan`da da, meşk, idman anlamında kullanılıyor.
3. Huzur`da harika edebi ifadeler var : “Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz`ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi”.

4.Huzur. Akıntı yerlerinde, harap rıhtımlarda, dalgalar çırpınıyordu. Nuran:
- Ayın çamaşırları yıkanıyor, dedi...
5. Huzur`dan. Havuç yiyen sarıya, pancar yiyen kırmızıya boyansa ))))

6. Huzur`dan. Belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk yanıyor.
7. Huzur`dan. Macide... Dudaklarında tebessümün balı.
Macide... – Ama bir derdi olacak galiba, sesi adeta kanıyor.
8. Huzur`dan. Karanlık su, yıldızların uzattığı büyük mücevher salkımlarıyla dolar...
Huzur`dan. “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazan kendimi ilahi bir hamur haline girdim sanıyordum...”

9. Huzur`dan. Suat için söyleniyor. “Birgün Boğaz`da hep beraber gezinirken bir köpek yavrusunu, şartlarına göre fazla mesut diye denize attı. ... Bir köpek bu kadar mesut olmamalıymış.”

10. Huzur`dan. Eve ilk geldiği gün Mümtaz ona, bir kısmı henüz çiçekli meyva ağaçlarını “cariyeleriniz...” diye takdim etmişti.
11. Huzur bitti. Ben devam ediyorum. ))) Şehir`de gezinirken gördüm. Adam, mekanın üzerine şöyle yazmış : “Ana ve Uşag Kafesi”. Herhalde, Türkiye`li birisi bunu görse, ne yani anaların ve çocukların kafeste saklandıkları yer mi varmış cidden?”. Bir kafe var, ve adam, buna bu şekilde, bir isim vermiş. Garip yane )))
12. Oscar Ödül töreninin tekrar yayınına denk geldim NTV`de. En iyi kadın oyuncu ödülünü alan, Kate Winslet, Oscar küreciği elindeyken yaptığı konuşamada, “Bu konuşmayı 8 yaşımda banyo aynasının önünde yapıyordum. Ama elimde bu ödül değil de, şampuan kutusu vardı” dedi. Bir insanın hedefe odaklanması tarafından bu hadiseye baktım ve çok etkilendim. Çoğu zaman kötü örnek olmalarıyla gündeme gelen, aktörlerden olumlu şekilde etkilendiğim için sevindim.
13. Eski türkçede `kişi` , erkek adam anlamında kullanılıyor. Mesela, Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayeleri isimli kitabındaki “Küs Ömer” adlı öyküde, bu ipucunu bulmak mümkün. Halk, “Aferin dişiye, nasıl kurnazmış, kişisini kurtardı” diye söyleşiyorlardı.
14. Refik Halid Karay, Memleket Hikayeleri, Sus Payı isimli öykü : “Şimdi anlıyordu ki milletin çıkarları üzerine titreyen kuvvetli bir kalp gerekti, onu uyarmalı, zorlamalıydı”.

14.12.2008 Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayelerini, İnkilap yayınevinin 19.baskısından okuyup bitirdim. “Bir Saldırı” ve “Ayşe Yazgısı” çok etkileyici.

Monday, January 19, 2009

Hummer Yazisi`na yorumlar...

Merhaba Saygideger arkadaslar,
Sizlerle tekrar buluşmaktan mutluluk duyuyorum...
Velhasil kelam,
devam ediyor yazi seruvenimiz... Paylasmak guzeldi sizlerle de...
Bir anı : Gecen gunlerden birisinde, doğal gaz faturasını ödemek için, posta idaresine
gitmiştim. Ödemeyi yaptığım esnada, yan taraftaki bir bayan dikkatimi çekti. Sanırım o da
telefon faturasını ödüyordu.
İşlemleri bittikten sonra, genç kadın, albeni, coco star veya soho kıvamında iki tane çikolotayı
gişedeki memureye uzattı. "Bununla da çay içersiniz" dedi. )))) Gerçekten çok şaşırdım.
Hem ilginç bir gözlemdi, hem de hoşuma gitti. Türkiye`de böyle bir manzarayı düşünsenize ))))
düşündünüz mü? ) şimdi resm edin, yani yazıya dökün.
Her neyse, bu olayı ilginç kılan bir nokta daaha var. Ben Türkiye`ye bir sonraki gidişimde,
orada işlerimizi yapan memurlara Azeri yapımı çay vs... gibi şeyleri hediye olarak götürmeyi
düşünmüştüm. Onların çok sevineceğini düşünüyorum. İnşallah, aklımdan geçen güzel
görüntüleri bizzat yaşarım... Görüyorsunuz demi, azeri insanı ne kadar samimi...
saygilar efendim...

Thursday, January 08, 2009

Wednesday, January 07, 2009

Günah Küresi

Sanat, iyi ellerin emeğinde yoğrulduğu sürece, insanlığın amaçlarına pekala hizmet edebilir. Olmuş veya olması muhtemel hakiki hadiseleri, kurgusal zeminde insanlara göstermek, onların kendilerince dersler çıkarmasına da sebep olabilir. Bu bağlamda, üç ayrı zamanın filmine bugünün penceresinden bakalım; ilk eserimiz, Brain DePalma yönetiminde 1983 yılında çekilen “Scarface” (Yaralı Yüz) isimli film. Konumuzla ilgili kısımlardan bahsedeyim: Al Pacino`nun acımasız bir role girdiği filmde, uyuşturucu işinden büyük paralar kazanan adamlar, kendilerini deşifre eden bir devlet görevlisini ortadan kaldırmak istemektedirler. Bunun için uyuşturucu baronunun yakın adamı ile Tony Montana (Al Pacino) New York`a giderler. Gece, adamın arabasına bomba koyulur. Sabah olur, devlet görevlisi, arabasına binerken, karısını ve iki kız çocuğunu da yanına alır. Eli kanlı bir katil olmaktan gocunmayan Al Pacino, çocukları öldürmenin yalnış olduğunu uyuşturucu baronunun adamına anlatmaya çalışsa da, çabasının yersiz olduğunu görür. Adam, bombayı patlatmak için, parmağını uzaktan kumanda düğmesine uzatırken, direksiyonda oturan Al Pacino, tabancasını çeker ve arabasının sağ camını onun beyniyle boyar. İlerideki arabanın arka koltuğunda herşeyden habersiz kendilerine gülümseyen çocukların masumiyeti, Tony Montana`nın kalbine merhamet yağdırmıştır. Bu filmin senaristlerine içten içe minettar kalmıştım.

İkinci filmin senaristlerine ise kızdığımı hatırlıyorum: Alejandro Gonzales İnarritu yönetiminde 2003 yapımı “21 Gram” isimli yapımdan bahsediyorum. Adamın birisi ölecek ve onun kalbi, hasta matematikçi olan Sean Penn`e takılacaktır. Karelerde iki evladının elinden tutmuş yürüyen babayla, arabanın direksiyonunda olan Benicio Del Toro`nun görüntüleri arka arkaya belirince, içimden, “Umarım senaristler, çocukları katletmeyecekler” diye geçirdim. Kalbim, kurgusal bile olsa, o iki çocuğun ölümünü izlemek istemiyordu. Bir sonraki sahnede, Benicio Del Toro nedamet[1] dolu sesiyle karısına şunları söylemektedir: “Çocuklardan birisi ölmüştü. Diğeri ise yaralı bir şekilde gözlerimin içine bakıyordu. Yardım etseydim kurtulacaktı. Ama korktum ve kaçtım”. O sahnenin acısını seyircinin üstüne boca eden senaristlerin, kendilerince yaptıkları hesabı çok sonra anlayacaktım.

Üçüncü filmimiz, daha doğrusu dizimiz ise, çok yakın bir tarihten: “Tek Türkiye”yi kastediyorum. Bir çok noktasıyla, beni başarılı yapım olduğuna ikna etmiş oldukça iyi niyetli bir sanat eseri, “Tek Türkiye”. Zelal Kadın rolüyle filmdeki doktorun hakiki annesini canlandıran Özlem Akınözü`nün gözyaşları dinmiyor. Zelal Anne, Mustafa Akkad yönetiminde çekilen “Çağrı” filminde, Ebü Süfyan`ın karısını oynayan Irene Papas kadar başarılı bir oyuncu gibi duruyor dizide. Bununla birlikte, diziyi izlediğım saatlerde, senariste çok kızdığımı söylemeliyim. Özellikle son bölümde, terörist oyuncuların çocuk katletme kontenjanını oldukça yükseltti senarist Samim Utku. Diğer senaristlerde olduğu gibi, onun niyetini de anlamam rahatlamamı sağlıyor. Kurgusu bile insanı manen yıkan bu görüntülerin, gerçeği nasıl parçalamaz ki insan yüreğini?

“Yaralı Yüz”de, “21 Gram”da ve “Tek Türkiye”de, senaristlerin kullandığı iletişim tekniğinin niyeti belli: Kötü olanı, kurgusal olarak göster ve insanların ders çıkarmalarını sağla. Senaristler, çocukların katledilmesi sonucu nasıl bir acının yaşanacağını, kurgunun gücünden yararlanarak en yalın haliyle bize resmediyorlar. Filmde bile olsa, yüreklerimiz parçalanıyor. Onların aslında ölmediğini bildiğimiz halde, tüylerimiz diken diken oluyor.

Kalemim cılız, sesim kısık, kuvvetim yetersiz... Ama kalbim buğzediyor, gerçek hayatta çocuk katledenlere. Ortadoğu`da, çocukların dünyasını imha eden bombaların patladığını görmenin acısına dayanmak mümkün değil. Çocuklar, saflığın, masumiyetin ve günahsızlığın diğer isimleridir. Herhalde bu yüzden, “İçinizde, çocuklar ve yaşlılar olmasaydı, başınıza taş yağardı” demiş yüce kurallar. Günahsızları küstürerek dünyadan kovanlar, dünyayı bir günah küresi haline getiriyorlar.
[1] Pişmanlık

Monday, January 07, 2008

Yuzyillik Yalnizlik`tan nihayet kurtuldum :)




Dikkat! Sıkıcı Bir Yazıdır. / Acaba Cesur Yazımı Desem !
Yüzyıllık Yalnızlık, Gabriel Garcia Marquez

Görünen o ki, yöresel alışkanlıklar kendi bağrında yetişen bir yazarı da hapesedebiliyor. (Keşke aynı şey bizim Nubel Ödülü aldırılan yazarlarımız için de geçerli olsa). Marquez’in cümlelerinde kadınla cinsi munasebet, nedense çok kullanılıyor. Ve bahsi geçen cinsel ilişkiler, meşru dairede ve romantik olmaktan çok, hayvani tarzda işleniyor. Nedense aşkın ve sevginin olduğu yerde bile yazar, cinsel ilişkiyi kabalıktan kurtarıp sevimli bir hale büründüremiyor. İki kardeşten farklı zamanlarda hamile kalan kadın, kız kardeşiyle evlenen bedeni dövmelerle dolu vahşi kılıklı başka bir insan vs... Dahası Marquez vahşi cinselliğin bayağılaştırdığı, başitleştirdiği ve alçalttığı insanla bağlantılı sahneleri çok inandırıcı ve bariz şekilde tanımlayıcı ifadelerle anlatıyor. Sanki yazar elit, daha doğru bir ifadeyle sterilize bir kesime eğlence yazıları hazırlıyor ve onların başka alemlere seyahatini kolaylaştıran cümleler kuruyor.

Aureliano Jose şaşkınlık içinde “insan öz halasıyla evlenebilir mi” diye sordu. Askerlerden biri, “evlenmez olur mu hiç!” diye karşılık verdi. “Biz, insan öz anasıyla evlenebilsin diye papazlara karşı bu savaşı veriyoruz”. İletişimciler diyorlar ki, verilen mesaj sizi rahatsız edebiliyorsa, amacına ulaşmıştır. Sözgelimi, Sadakatsiz filmi, sizi rahatsız edip, sadakatsizliğin ne kadar iğrenç bir şey olduğunu size gösterebiliyorsa, bu film iletişim bilimi açısından başarılı kabul ediliyor. Belki de, yazar bu tiksindiriciliği bize resmetmekle, doğru mesajı iletme başarısını göstermektedir.

Çok merak ediyorum. Bu kadar kadınla bağlantılar yapabilen adam, “Benim Hüzünlü Orospularım” isimli eserinde ne anlatıyor??? Marquez, hayal gücü çok büyük olan bir yazar. On satırlık sıkmayan bir cümle kurabiliyor. Bir delinin psikolojisine dalıp, orada seyahat ederek, izlenimlerini romanın satır aralarına koyabiliyor. Ölmek üzere olan bir insanın yerine düşünüp, onun ağzından konuşabiliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar da Saatleri Ayarlama Enstitüsünde, öldüğü sanılan ve bir iki gün ölü yattıktan sonra gömülmeye götürülen bir kadından bahsediyor. Kadın tam gömülecekken uyanıyor. Eve gelince yolda da acıkınca bir şeyler ikram ediyorlar. Ahmet Hamdi Tanpınar onun için “ahiretten kraker/simit/börek/bisküvi yiyerek dönen kadın” ifadesini kullanıyor. Marquez’de de ölümden sonrası ve ölülerle ilgili hayal gücünün çok açık yansımalarına rastlıyor ve bunu hayretle okuyorsunuz. Mesela, “ölüler aleminde iyice yaşlanan Prudencie Aguilar, sarsak sarsak yürüyerek günde iki defa gelip onunla (Arcadio Buendia) çene çalardı” gibi. Buendia’nın Prundencie’nin katili olduğunu ve deli olduğunu da not olarak ayrıca belirtsek bile, sanırım hayal gücünün sınırlarına gümrük koymuş olamayız.

Marquez, romanla masalı harmanlıyor sanki. Roman tarzının içine, masal ve mistik ilave edince insanı ilk başta rahatsız edebiliyor. Alışılmış roman tarzıyla uzaktan yakından alakası olmayan, başka bir roman tarzında/ türünde yazdığını daha ilk paragraftan okuyucusuna sezdirebiliyor. Başlangıçtaki izlenimi insanın aklındaki kalıpları sarsa da, sonradan kendisini okutmayı başarabiliyor yazar.

Özetlersek, tohumu aşkla atılmayan çocuklardan oluşan nesil bereketli olmuyor. Bu eserde ondan fazla kadından çocuğu olan oğullar var, ama yine de bu ailenin sonunun tükenmesine engel olamıyorlar. Sanırım, zinadan doğan çocuklar neslin bereketini sömürüp yokediyorlar. Çünkü tüm aile bireyleri zinanın kısır döngüsüne tıkılıp kalmışlar. Yani aslında çocuk değil, zina fiilinin, günahın kendisidir. Ve sanki Marquez’in mesajı da budur. Marquez, şehvetin başıboşlaştığında, vahşileşeceğini gösterip, aşka özlem duyurmayı amaçlıyor. İletişimcilerin yöntemiyle kötü olan hakkında bizi rahatsız ederek, kötüyü bize sergiliyor. Öğüt, nasihat, kuralcı ve kuru yaklaşımlar yerine, ters etkiyle sebep olacak şeyler söylüyor. Eserin sonunda ne mi oluyor? Marquez okuyucuyu rahatsız etme girişimine durmadan devam ediyor. İçinizin üzüntü kaplıyor, ama nasıl bir üzüntü anlatamam. Yazar, ailedeki en son genci, başka biriyle evli olan teyzesine aşık ediyor, onları seviştiriyor, kadını doğumda öldürüyor, doğan çocuğu da karıncalara yediriyor. Çiçeği burnunda babayı da çıkan fırtınada mahvediyor. 420 sayfa, bir ailenin hazin çöküşüyle son buluyor. (07.01.2008, 00:12 Bakü)

Not 1: Azerbaycan’da 3 ve 4 Ocak iş günleri 29 ve 30 Aralıkla yer değiştirdi. Yani alınan kararla bu sene 29 ve 30 Ocak tarihlerinde insanlar çalıştılar, ama ayın 7’sine kadar bir haftalık tatilin keyfini çıkardılar. Yalnızzz.... Sonra kar yağmaya başladı, yollar kapandı, işe gideceğim sırada anladım ki şehir içi otobüsler, benim işyerimin olduğu yere gidemiyor. Şimdi Pazartesi de tatil edildi, çalıştığım kurum tarafından, Salı günü ancak gelebildim işe. Budur ki, izlenimlerimi paylaşmaya devam ediyorum. Asıl, 29/30 Aralık’ta arkadaşlarla kendimizi bir şehir dışına attık, fotoğraflarım gelsin sanırım, o konudaki izlenimlerimi de sizinle paylaşmayı düşünüyorum. tab' evde uzun sure oturunca, uzun zamandir bitiremedigim bu romani da okudum. Ameros Perros yani Paramparca Asklar Kopekler filminde de benzer tarzda bir vahset var sanki. Kopek Dovusleri vs. Tanrikent diye bir film var, orda da bu tarzda vahsilikler gormek mumkun.

Not 2: Çocukken çeşitli türlerde kitap okurken, bana hep uzak gelen yazar takımı eleştirmenler olmuştu. Ama zamanla okuduğum kitaplarla ilgili içimin dolduğunu bir şey söylemek istediyimi hissetim. Ve sanırım, eleştirmenlik şimdiki durumda çok hoşuma giden bir meslek olurdu. Asıl ekonomiyle alakalı bir hikaye var ki, bir kısmını birazdan http://www.iktisatnot.blogspot.com/ adresine koymayı düşünüyorum. Bunu da siz eleştirirsiniz artık.

Not 3: Başta Mehmet Nadir Arslan ve Ferda Çil olmak üzere merak eden ve yazı bekleyen dostlarıma ilgilerinden ötrü müteşekkirim. Mehmet tebriklerin için ayrıca minnettarım. Burada Türkiye’yi çok özlüyorum sanırım. Sizlerden bir çoğunu burada hayalen de olsa görüyorum. Geçen gün işe giderken, her sabah köpeğiyle çıkıp gezen bir adam var. Sonra düşünüyorum, yaa diyorum, bu adam bana bir yerden tanıdık. Nerden acaba? Daha sonra Mustafa Alabora olması lazım sanırım, hani şu Memolinin babası, adam, Alaboranın ta kendisi. Bir de yılbaşında Polat hariç tüm Kurtlar Vadisi oyuncuları burada Yegane Şadlık sarayındaydılar. Bunların içerisinde bizim Gülşen de vardı. Hani şu Of Of diye şarkısı olan kızı kastediyorum. Sanırım şehirde gezerken onu gördüm, ama hayrettir beni tanımadı : ) . ben de kendisine beni tanıma fırsatı vermedim.

Thursday, November 29, 2007

İlk uluslararası Konferans

Hep ilgimi çekmiştir. Nasıl bir duygudur, ulusalarası bir konferansta konuşmak ve herkesin sizi dinlemesi. Sonra bir gün Bakü’de elime Azerbaycan İletişim Bakanlığının yapacağı konferansın bilgisi ulaştı. Hemen beni bir heyecan sardi ve bu konuda uzun zamandir aklımda olan şeyleri akademik altyapi ve teorilerle de destekleyerek çalışmamı gönderdim. Sonra kabul edildiğini duydum, makalemin. Ve derken zaman gelip çattı. Bir gün sabah işe gelirken bana ait iki tane davetiye olduğunu söylediler. Alıp bakınca birisi konferans için diğeri de konferansın yapıldığı gün, akşam yapılacak yemek için iki adet davetiye olduğunu gördüm. Derken hazırlanıp konferansın yapılacağı Hyatt Oteline doğru yol aldım. Orada konferanste bir gün geçirdim. Çeşitli insanlarla tanıştım. Amerikalı Tufts Universitesinden bir profesörle sohbet ettim. (Sanırım Mehmet’in Tufts Univesitesi ile ilgili bilgisi varsa bunu seve seve bizimle paylaşacaktır.) Son oturumda oturum başkanı bu hocanın öğrencisiydi. : ) Ama şimdi öğrencilik hallerini çoktan geride bırakmış ve Azerbaycan’ın Los Angeles baş konsolosu olmuştu çoktan. Konferansın kapanış bölümünden önce yanına gittim ve sohbete başladık. Sonra görevlilerden birisi geldi ve konferansın kapanış bölümünün başladığını söyledi. Amerikalı profesör elinde hem çantası, hem de kahve bardağı olunca, “isterseniz çantanızı ben taşıyabilirim” dedim. Neyse sohbete devam ediyorduk. Salonun kapısına gelince, “salona gidelim” deyince, “yaa ben bu toplantılara onlarca kere katıldım, en iyisi burada seninle kalıp sohbet etmek” dedi. İçimden çokca seviniyor olduğumu gözlemledim. : )

Akşam olmuştu nerdeyse, yemeğin olacağı denizin ortasındaki “Yatch Club” restorana gitmemiz gerekiyordu. Bir araba geldi, Los Angeles baş konsolosu, Amerikalı Profesör, ingilizce konuşan bir bayan ve ben aynı arabada, Yatch Club’a doğru yola çıktık. Arabada herkes tecrübeli ve bilgili olunca ben daha çok onları dinlemeyi ve onlardan bir şeyler öğrenmeyi tercih ettim. Güzel konuşmalar, gerçekten harika bir yol sohbetine tanık oldum. Azerbaycan’ın Los Angeles konsolosu çok mütevazi ve aynı zamanda, çok genç birisi. Ve tabii ki çok da esprili.

Sonra akşam yemeği için Hazar Denizinin icine dogru yapılan bir restorana Yatch Club”a gelmiş bulunduk. Azerbaycan halk dansları ve Azeri sanatçıların söyledikleri şarkılar eşliğinde, harika bir akşam geçirdik. İletişim Bakanı da oradaydı. Dünyanın bir çok ülkesinden ve aynı zamanda Türkiye’den gelmiş konuklar da gecenin keyfini çıkardılar. Menüde havyar vardı. Biraz yemeği denedim ama pek hoşuma gitmedi. Bu arada, bildiğim kadarıyla, azerbaycan havyarının toptan fiyati 1200 - 1800 dolar arasında satılıyor. ( http://www.caspianfish.com/, havyar üreten Azeri firması ) Japonyaya ihraç edildiğinde perakende fiyatı 8000 – 10000 dolar civarında olduğu söyleniyor. (Belki de Eskişehir’de ilk kar müjdesini veren Gülşah Duman’a hediye olarak buradan bir kilo havyar getirmeliyim. Boylece köşeyi döner. : )) Gerçekten Azerbaycana has yemekler ve bu yemeklerin yanındaki aperatifler harika bir menüyü meydana getirmek için yeterli derecede kafi gelmiş ve hatta daha fazla bile olmuştu diyebiliriz.

Insan, yeni bir yere gidince her zaman problemlerle karşılaşır, ama ben problem düşünmeyi, problem konuşmayı ve problem yazmayı sevmiyorum. Her zaman güzel şeylere odaklandığım için, belki de güzel şeyler yaziyor, güzel şeyleri konuşuyorum. Problemleri kendin çöz, ama sevincini öğrencilerinle paylaş, sanırım biz öğretmenlerin içinde bulunduğu durumu en iyi özetleyen bir kural olsa gerektir.

Wednesday, November 07, 2007

Kitaplar... Kitaplar...


Kırmızı Pazartesi, Gabriel Garcia Marquez, Can Yayınları,

Yazarının “en iyi romanım” diye tanımladığı bir eser. Bir cinayeti anlatıyor. Marquez, ilk başta cinayetin olduğundan başlıyor ve geriye doğru gide gide merakınızı arttırıyor. Kitabı üç saatte bitirdim. Yazarla tanışmak için uzun zamandır, fırsat kolluyordum. Şimdi kısmet oldu.


“Onuru tetikte olan yaşlı adam”, “Sütünü içtiği ineği kesemeyen kasap”, “Bir bardak kaynar mum” (içki), “Bana bir önyargı verin, dünyayı yerinden oynatayım”, “Çok yemek yemek onun her zaman başvurduğu bir ağlama biçimiydi” gibi güzel edebi ifadelerin yer aldığı bir roman. Romanın ilginçliği, bence, şurdan kaynaklanıyor: Katiller herkese Santiago Nasar’ı öldüreceklerini söylüyorlar, ama kimse onları durdurmuyor. Marquez zaman zaman katil psikolojisine pencere açıyor ve katil kardeşlerin onları durduracak adım beklediklerini eser boyu yineleyip duruyor. Bütün kasaba halkı, hatta müstakbel maktül bile öleceğini biliyor. Ama nafile. Onları kimse durdurmuyor ve vahşi bir cinayet işleniyor. Bu nasıl olabiliyor? Cevabı kitapta!

Monday, October 29, 2007

Cumhuriyet Bayraminiz Kutlu Olsun !

Cumhuriyet Bayraminiz Kutlu Olsun. Azerbaycan`da Cumhuriyet Bayrami muhtesem bir coskuyla kutlandi. Harika bir gosteri sunuldu, burada. Özellikle, cumhuriyetin nasıl kurulduğu ile ilgili bir multimedya gösterisi sunuldu. Gösteride geçmiş zamanlarda kayda alınmış bir sahnede, Türk askeri, işgalci ülkelerden birisinin bayrağını yerinden çıkarıp Türk bayrağını onun yerine takıyor. Bu en çok alkış alan sahne oldu. Sonra da 10. yıl marşıyla töreni bitirdik. İnsan heyecanlanıyor.

Thursday, August 30, 2007

Yeni Cumhurbaşkanı


Herkes olayin siyasi boyutuna ve tabii ki First lady gibi gereksiz taraflarina vurgu yapiyor.... Ben de bu konuda kendi değerlendirmemi yapayım: Bence Abdullah Gül'ün Cumhurbaşkanı olması Kayseri insanının hakettiği bir şey. İlginçtir, Anadolu'da başlattıkları yatırım atağıyla bence Türk halkının özgüvenini yerine getirmesine büyük katkı yapan Kayseri insanına müthiş bir jest bu. Şöyle ki, aynı anda 100'den fazla fabrikanın temel atma töreni mi dersiniz, bir çok hayırsever yatırımlar mı dersiniz... daha neler neler... yani bir anlamda belki de millet olarak kendimize gelmemizin, yavaş yavaş başladığı bir yer... Ekonomimiz güçlü olursa, ülkemiz de güçlü olur. Kayseri, Türkiye adına bunun temsili gibi. Umarız şairin dediği gibi,
Kıvılcım var, o ürperten sönüşten,
Kıvılcımda mesajlar var dönüşten...
Bu bir kıvılcım olur ve Anadolu yeniden dünyada hakettiği duruma gelir...

Thursday, June 07, 2007

Bir Alim... Bir Nasihat...


Kimse kızmasın, nefsime yazdım....

Kendimizi ifade etme meselesi, her şeyin merkezine kendimizi oturtma meselesi büyük bir yanılmadır. Bu bazen ifadeyle olur.

Bazen tavırla olur. Yaptığımız bir iki şeyden örnek vermek için fırsat kollarız. Bunlar insan tabiatında olan şeylerdir. Bunları yenme, Allah'la uzun irtibata bağlıdır. Kendimizi nazara verme, insanın hamlığındandır.

"Hakk ifade edilsin; ama ben de ifade edileyim.." Bunlar şeytanî mülâhazalardır. Bozuk tabiatımızın hırıltılarıdır. "Temelde her şeyi Allah yapıyor" demeli. Cenab-ı Hakk, vaade vefada bizi hulfe itmesin. (Vefasızlardan eylemesin.)

Kendini nazara verme, kendini ifade etme, yaşlılık hastalığıdır. Bundan, iradenin hakkını vererek kurtulabilirsiniz. "Ben"in tepesine iradî olarak balyozla vurmak lazım.

Monday, June 04, 2007

Bu fikri seviyorum...


Tolstoy, bir öyküsünde
şu görüşü dillendirir:
Eğer birisinden nefret edersen,
senin kalbine nefret bulaşır.

Sunday, June 03, 2007

Ferhat Göçer ve Havsa Mula Dueti (Yastayım)

Uluslararası Türkçe Olimpiyadının çoskusu bu sene daha fazla. Sağolsun, Mehmet , www.compir.net kendi blog sitesinde Ferhat Göçer'le Yarışmanın Birincisi Makedonyalı Havsa Mula duetini YouTube'dan link vererek koymuş, duygularima tercüman olmuş. Ferhat Göçer'in şaşkınlığına siz de şaşkın kalacaksınız. Duygulanmamak elde değil....