Sizleri güzel bir düşünce ile çekimine başlamış olduğunuz diziden dolayı tebrik ediyorum,
Umarım çalışmalarınız başarıyla devam eder,
Siz çaba harcadığınız için, ben de çaba harcayıp sizin eserinizle ilgili bir yazı yazmak istedim.
15 Mayıs 2011 tarihli bölümle ilgili olarak yazıyorum:
1. Feride, sorgu odasında Kemal`ı teşhis edecek. Ama nedense, Şeref`in girmesini siz senaristler engelliyorsunuz. Buna itirazım yok. Yalnız senarist olarak bu adımı engellerken, bunu seyirciye farkettirmeden yapabilirseniz daha başarılı olursunuz. Şeref`in orada kardeşi tarafından sorgu odasına girmesinin engellenmesi oldukça basit bir kurgu.
2. Yasal olarak dinleme yapılamıyor mu? Neden, Kemal`le konuşan diğer hatun hiç yasal dinlemeye takılmıyor. Şeref`in polis olan kardeşi, ne kadar da uyuşuk ve gözü-açık olmayan bir polis görünümü arzediyor. Neden evdeki hiç kimse, Feride`nin sözleri üzerine Pınar`dan şüphelenmiyor. Feride`nin kardeşi Feride`nin kaçırılmasına alet olmuş. Bu konuda, kardeşi konuyu itiraf etti. Neden hala, hiç kimsenin aklına Pınar`dan şüphelenmek gelmiyor? Gece vakti, Feride, Pınar`ı çok belirgin bir şekilde teşhis etti her kesin göz önünde, neden bu konuda hiç bir adım atılmıyor. Burada kesinlikle bir kurgu zaafiyeti yaşanıyor. Senaristlerin daha dikkatli olmasında yarar var. Ayrıca, Feride`nin kardeşi Kemal`le telefonda konuşmuştu, o telefon numarası neden sorgulanmıyor? O telefon numarasına ilişkin kayıtlara neden bakılmıyor?
3. Pınar, daha önceki bölümlerde o kadar çok açık verdi ki, bu insanların hepsinin aynı anda bu açıkları farketmemesi size doğal mı geliyor?
4. Feride`nin yüzüğünün geri verilmesi iyi bir ayrıntı oldu. Bunun için sizi tebrik ederim. Bunun dışında, Feride`nin toprağın altında uyanması da ve dizinin o bölümünün o şekilde bitilmesi çok akıllıca yapılmış kurgulardı. Orada, Pınar`ın telefonu düşürmesi, çok iyi de olmasa, yine de kurguda çok belirgin bir şekilde sırıtmıyordu.
5. Eski kocası tarafından tekme tokat dövülen hatun, yeni sevgilisiyle telefonda konuşuyor, sesi oldukça titrek, ama bizim adamımız hiç bir şey çakmıyor. Yaşar`dı galiba. Yani Yaşar bu kadar duyarsız mı? Yaşar, Leyla`nın o telaşlı halinden hiç işkillenmiyor. Senaryo`nun bu kısmını yazarken, biraz daha dikkatli olabilirdiniz. Seyirci karşısında bu kadar zor durumda kalmanıza gerek yok. Ayrıca, Leyla o haliyle karakola gitse, adamı yine içeri tıkarlar. Ama Leyla onun yerine evde oturup ağlamayı tercih ediyor. Yani sizin planınıza göre, Yaşar aptal, Leyla daha aptal. Yani “aptal aşıklar” dedikleri bu olsa gerek.
6. Pınar`ın Feride`yi tehdit etmesini ne kadar da amatörce işlenmişsiniz. Resimler üzerine kurgu yapılması oldukça basit kaçıyor. O evde Pınar`ın o kadar rahat olmasının temelini iyi kuramıyorsunuz.
7. Şeref ile Feride`nin buluşma sahnesinde, Şeref`in iyi rol yaptığını düşünüyorum. Etkileyici sahneydi.
8. Yine, Kemal, Feride`nin peşinde dört dolanıyor ama Şeref`in umrunda değil. Yani, adamın birisi sizin karınızın masasına yaklaşıyor. Aynı adamı az önce karınızla konuşurken görmüşsünüz. Şimdi Şeref, Feride`ye soruyor nedir mesele diye, o da “adam bana bir yer sordu, ben de buraların yabancıyım bilmiyorum” dedim. Bu dizide kara mizahın en yüksek düzeye ulaştığı yerdi. Lokanta bir sürü insan oturuyor, adam lokantaya gelip, sadece bir masada oturan bir bayana yaklaşıp “Bacım, MIT lojmanları nerde? biliyormusunuz?” diye soruyor (MIT lojmanlarını ben ilave ettim, ankaralılar bilir, ankara böyle bir espri vardır- : ). Bunu hangi seyirci yutuyor, ya da siz senaristler seyircinin bunu yuttuğunu mu düşünüyorsunuz. Bunun dışında, senaristlerin içerisinde erkek var mı? Ya da erkek yoksa, senaristler bu ülkede yaşamıyorlar mı? Nasıl oluyor, adamın birisi, lokantada sadece sizin karınızın masasına yaklaşıp adres soruyor. Ve aynı adamı, beş dakika önce karınızla konuşurken görüyorsunuz. Bütün bunların hepsini de normal karşılıyorsunuz. Akıl almıyor bir türlü.
9. Anadolu`da bazen anneler kaynanalarının/kaynatalarının yanında onlara hürmeten çocuklarını bile öpmezler. Yani, bir annenin çocuklarını, büyüklerinin yanında öpmesi, kültürümüzün derin/sağlam kısımlarında, saygısızlık gibi addedilir. Farklı desenler dizisinde ise, Şeref karısını elini öpüyor, babası ve annesini yanında ve çocukların gözü önünde. Bunun dışında, ızgara partisinde de alnında öptü galiba. Şeref, bu bölümde kültür, gelenek ve göreneklerimizden biraz daha uzaklaşmış oldu. Bunu da senaristler düşündü, yoksa bu Ahu hanımın fikrimiydi? Yoksa, bu samanyolu televizyonunun şimdiye kadar gönül verdiği değerlerden ve prensiplerden ödün vermeğe başladığının resmimidir? Oysa ki, Feride, karakterine dini bir hassasiyet verilmişdi önceki bölümlerde. Acaba, Feride, hafıza kaybına uğrarken, dini hassasiyetini de mi unutdu?
10. Dizinin müziği iyi, Şeyda hanımın ara sıra güzel sesiyle diziye can verdiğini söyleyebiliriz. Yalnız, dizinin kurgusunda sadece bir bölüm için bile yukarıda ilk düşününce akla gelen senaryodaki kör noktalar, zayıf halkalar seyirciye uzun vadede bıkkınlık verecektir. Yani, bu dizinin senaryosundaki problemli kısımlar onarılmadıkça her hafta daha çok seyirci kaybedeceğini düşünüyorum. Bir de uygun bir alternatif olursa, seyircilerin hemen aynı saatteki diğer yapıma kayacaklarını düşünebiliriz. Müziği iyi, oyuncu kardosu güzel, vermek istediği mesajlar evrensel olan bir dizinin senaryo yüzünden güme gitmesi onca emeğe yazık olması anlamına gelecektir. Yukarıda bahsettiğim konulardaki sıkıntıların giderilmesi için en kısa zamanda uygun adımlar atmanızı öneriyor ve çalışmalarınızda başarılar diliyorum.
Selamlar, sevgiler
Dilaver Sultanov
Mahremiyet Hırsızı isimli kitabın yazarı
Showing posts with label Azerbaycan. Show all posts
Showing posts with label Azerbaycan. Show all posts
Monday, May 16, 2011
Saturday, November 28, 2009
Azeri Yazar Turkce Edebiyyat Kitabi yazdi...


Guzel bir duygu ve inanilmaz bir sevinc...
Kardeslik lafta degil de, isle olursa daha guzel olur,
Iste birileri lafta degil de, ozde kardeslik yapiyor...
Mesela Azeri Yazar Dilaver Sultanov gibi..
Turkce Edebiyat Kitabi Yazdi...
Hadi Bakalim, Turkiye Turklerinden birisi de ciksin, Azeri Turkcesinde edebiyat Kitabi yazsin...
Bilmiyorum kendisi diyor mu? ama, izninizle ben iyi ve guzel anlamda soyliyeyim :)
Hodri Meydan ..... :)
Labels:
Açıköğretim,
Anı,
Aşk,
Azerbaycan,
Bakü,
compir,
ekonomi,
Elektrik,
Enerji,
Eskişehir Günlük,
Evlilik,
Fikir,
gazete,
Gezi,
Haber,
İzlenimler,
Kitap,
serzeniş,
Sınav,
Türkiye
Tuesday, May 12, 2009
Ani Bir Lenkeran Gezisi

Bu gezi, Lenkeran`la üçüncü kez buluşmam olacaktı. Daha önce Lenkeran`a giderken, Palsüd fabrikasını ziyaret etmiştim. Mühendisleri ve müdürü Türkiye`den gelen bir kurum burası. Çok harika süt ürünleri var. Oradaki hijyeni gördükten sonra geri döndüğümde, rahatlıkla Palsüd ürünlerini tüketebiliyorum. Dünyadaki bütün firmalar tüketicilere fabrikaları gezme fırsatı verseler, sanırım, dünya, olabildiğine şeffaf bir yer olur. Böylece en azından tam rekabet piyasasının olmazsa olmaz şartlarından bir tanesi, yani “Şeffaflık” özelliği yerine gelmiş olur. Palsüd`de ilk kez, içi süt dolu kocaman, ılık süt küvetleri gördüm. Içeride müthiş bir sıcaklık vardı, sütleri alıp kullanmaya, yeni ürünler üretmeye çalışıyorlardı. Insanın süt banyosu yapası geliyordu ))).. Tabi yapamadık. Çünkü içeriye girerken bile, özel giysileri almakla birlikte bizi dezenfekte ettiler. ))). Meğer ne kadar mikropluymuşuz.)))Nihayet kelam, gelelim bu son gezi macerasına. Salı günü, bir arkadaş, üç günlük tatili değerlendirelim diye bir teklifle birden hepimizi heyecanlandırdı. Malumu aliniz, 9 Mayıs Azerbaycan`da Zafer Günü olarak kutlandığı için resmi tatil ilan edilmiş durumda. İkinci Dünya Savaşı`nın Sovyetler Birliği tarafından kazanıldığı tarih olan bu gün, Azerbaycan`da hala kutlanmaktadır. Çünkü o zamanlar, Azeriler de almanlara karşı savaştıklarından bu günün hatırası buradaki insanların ortak mirası haline gelmiş durumda. Azerbaycan`da tatil günleri hafta sonuna denk geldiğinde bu iş günü olan sıradaki güne kaydırılıyor. Böylece, 9 mayıs cumartesine denk geldiği için, biz de pazartesini tatil yapacak olmanın fırsatını gören bir insanın teklifine dayanamadık. On arkadaş aynı anda gidelim diye ısrar edince, ben de bu teklife hayır diyemedim. Neyse arabayla anlaştık. Ben rakamları da vereceğim, siz buna göre Azerbaycan`daki tatil fırsatları hakkında bilgi edinmiş olursunuz böylece. 220 AZN (Azerbaycan Manatı). minibüsle anlaştık. Şöyle ki, minibüs bizi götürecek getirecek ve o arada şehir gezilerimizde bizim ulaşım problemimizi halledecek. 10 Mayıs tarihinde de bizimle birlikte geri dönecekti. 8 Mayıs`ta Bakü`den çıktık. (Tam da benim doğum günümde) . Dört saatlik yoldan sonra, gece saat 00:30 civarında Lenkeran`a vardık. Cumartesi günü`nü iyi bir gezelim dedik.
Öncelikle, şelalenin gürlediği, tabiatın en güzel yüzlerinden birinin yer aldığı Tebessüm Dinlenme Tesisine gidelim dedik. Lenkeran`da 13 kişi olduk. 11 kişi ekibimiz, bir rehber, bir de şoförümüz. 13 kişilik kebab için ve ilavelerle birlikte 95,40 AZN ödeyerek güzel bir öğle yemeğinin tadına varmaya gayret ettik. ))) Çok doyurucu olduğunu söylemeliyim. Bunun dışında Hanbulan gölüne gittik. Burada, gölün kenarını gezdik ve orada güzel yemeklerden sonra içilecek türden olan Lenkeran çayı içtik. (12 AZN). ( 1 TL = 0,52 AZN). Hanbulan gölünün kenarında tabiatın hemen yanıbaşında semaver çayı içmenin müthiş bir keyfi var. Daha sonra şehir merkezini gezmeye gittik. Orada 9 Mayıs`la alakalı `Meçhul Asker` anıtının önünde bir çelenk gördük: Sizin de resimde görüyor olmanız lazım. Azerbaycan`da kommunist kelimesi Türkiye`deki gibi kötü imaja sahip değil. Belki ben çok karşılaşmadım, ama insanlar bu eskimiş fikir yapısını normal kabul ediyorlar. Herkes kendi halinde yaşayıp gidiyor. İnsanlar 8 Mart`ı hediyeleşme vesilesi, 1 Mayıs arkadaş çevresiyle yemekte buluşma sebebi, 9 Mayıs`ı da bir araya gelinen bir etkinlik gibi görüyorlar. Burada, bu ve benzeri günlerden hiç birisinde, insanlar taşları, sopaları ellerine alıp, dükkanların camlarını kırıp geçirmiyorlar. Nihayet kelam, her günün sonu anlamlı bir etkinliğe çıkabiliyor.
Tabii insanlar, bu kadar tabiat güzelliğinin karşısında dayanamayıp romantik pozlar da verebiliyorlar. Lenkeran`da en çok işimizi kolaylaştıran faktörlerden birisi Lenkeran`da Türk Lisesin olmasıdır. Bizi iki gece misafir ettiler ve buna ilaveten de, bize orada mihmandarlık yaptılar. Türk lisesindeki Türkiyeli ve Azerbaycanlı öğretmenler çok güzel talebeler yetiştiriyorlar. Biz oradayken, üç günlük tatile aldırmaksızın olimpiyat için okuldan ayrılmayan sekizinci sınıf talebeleriyle tanıştık. Tabii, bir de öğretmenlerden birinin minik yavrusuyla. Sevdik doya doya o minik balayı.))).
Bütün kurtlarımızı dökene kadar futbol oynadık. Saatlerce, söhbet muhabbet ettik. Şehir hayatı zamanı bizden alıp, geriye zamansızlık bırakıyor sadece. Orada ise, geceleri uyumayıp uykuya giden zamanı bir birimizi tanımaya ayırdık. Bazılarımız, lisede başlarından gelen ilginç olaylardan konuştu, bazılarımız ise, hayatından kendini en mutlu eden anlarını bizimle bir yerde hatırladı. Uyumaya gelince, o kadar müthiş bir ortam ki... Tabiatla ve Lenkeran lisesi, geceleri buluşup bize ninni söylüyordu sanki. Yol masrafları da dahil, toplam 450 AZN`ye (550 Dolar) 11 kişi, iki günlük oldukça dinlendirici bir tatil yaptı. Bir çok insanı daha yakından tanıma fırsatım oldu. Çok güldük...
Velhasıl kelam, gelmek isteyen olursa, Nazan Öncel`in dediği gibi: “Buyursuuuuuuun Geeeeelsiiiiiin!” ))))))..... Azerbaycan`dan sevgilerle...
Tuesday, April 28, 2009
***********************************************************

Sözde Kızlar...
26 Nisan 2009. Nisan ayının son pazarı. Mayıs, kollarını açmış, gelecek haftanın pazarını kucaklamak için sabırsızlanıyorken... Saat 00:45 – Yeni günün yenice saati neredeyse geride kalıyor. Aslında şu anda yapmam gereken, mecburi işlerle geçirmem gerekiyor zamanımı. Ama ne yaparsın? İnsan tutkusunun peşinden gitmek istiyor çoğu zaman. Bir roman bitirdim az önce. Sahneleriyle kendini zihnime kazıyan, açık sözlü bir roman.
Hatice/Belma gebe kaldığını öğreniyor. Sıra geliyor, çocuğun alınmasına, buna karşı çıkarken, iç sesi beyin kıvrımlarında yankılanıp duruyor : “... Çocuk üç aylık vardı. Kımıldıyordu. Onu öldürmekle, bir insanı öldürmek arasında ne fark var? Bir insan hiç olmazsa kendini müdafaa edebilir, ya çocuk? ...”. Hatice`nin bu cümlesi, bende bir idrak uyanışına sebep oldu. Bir kadının, kendi karnında kımıldadığını hissettiği bir canlıya kolay kolay kıyamamasının oldukça normal olduğunu anladım. “Kımıldıyordu”... Peyami Safa`nın bu ifadesine kadar, kurtajı mekanik ve duygudan yoksun bir olay gibi görüyormuşum. Ama şimdi, çocuk aldırmanın aleni bir cinayet olduğuna kani oldum. Zaten Peyami Safa`nın en güzel yaptığı şeylerden birisi de, romanlarında kadınların yerine düşünebilmesidir.
Dehşetin tasviri bu kadarla bitmiyor: “... Ne yapıyor diye ona (yani Behiç`e, çocuğun babası olmak istemeyen, biyolojik babasına yani) baktım: Kulağını yerden hiç ayırmıyordu. Bilmem ne kadar öylece durdu: On saat mi, on dakika mı, on saniye mi, tahmin edemem... Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalktı, hırıltıya benzeyen korkunç bir sesle fısıldadı: “Haydi yürü, herşey bitti. Artık sesi çıkmıyor...”. Nihayet kelam, adam çocuğu diri diri gömüyor ve hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.
Bence, Peyami Safa`yla tanışmak isteyen hevesli okurların Sözde Kızlar`la başlaması gerekiyor. Ben ilk önce Matmazel Noraliya`nın Koltuğu ile başlamıştım. Rahatça okunabiliyor ve çabuk bitiyor. Bundan önce Şimsek isimli romanı mütalaa ederek okumuştum. Ama Sözde Kızlar çok anlaşılır cümlelerle dokunmuş. Merak duygusu, frekans kaybetmeden yanıbaşınızda size eşlik ediyor roman boyunca. Bu yüzden, endişelenmenize gerek yok. Behiç, Mebrure`yi aldatmak için bin türlü yola başvuruyor. Acımasız dizi ve film senaristlerinin aksine, Peyami Safa, romanlarını her zaman mutlu sonla ve iyinin zaferiyle bitiriyor.
Amcamın meçhul bir mezar taşından bahsederek, farklı versiyonunu anlattığı durumu bu kitapta bir defa daha gördüm. “... mezar taşının üstüne bir Arap şairinin mezarındaki şu cümle yazılmalı ve bütün sözde kızlara hitap etmeliydi: “Dün sizin gibiydim, yarın benim gibi olacaksınız!”.
Tebessümün yaraşması (yani yakışması), gözleri yummak (gözleri kapamak), nokta-i nazar (bakış açısı), inhisar (tekel), taaccüb (şaşkınlık), gibi Azerbaycan`da hala kullanılmakta olan ifadeleri bu kitapta görmek beni oldukça mutlu etmeğe yetti de, arttı bile. Kitaptan iki güzel ifadeyle bu yazıya son verelim:
... “Bir kat çıktılar. Tahta merdivenler, kuvvetli adımlara razı olmadıklarını boğuk, gıcırtılı bir sesle ilan ediyorlar,...” , “... Hava kararıyordu. Gecenin ilk esmer gölgeleri meydanı doldurdu...” . saat 01:28...
Düşünmüştüm ki, Eskişehir`miz, Beşiktaş`la Pazar günkü maçta yıllar öncesinin rövanşını alacak ve bizleri sevindirecekti. Ama bu sefer de yenildik. Olsun... Eskişehir`imin canı sağolsun... Seneye lig şampiyonu oluruz biz de. Nasıl olsa, büyük takımları kendi sahamızda yenebiliyoruz. Şampiyonluk için müthiş bir şans bu. Iyi yolculuklar sevgili takımım...
26 Nisan 2009. Nisan ayının son pazarı. Mayıs, kollarını açmış, gelecek haftanın pazarını kucaklamak için sabırsızlanıyorken... Saat 00:45 – Yeni günün yenice saati neredeyse geride kalıyor. Aslında şu anda yapmam gereken, mecburi işlerle geçirmem gerekiyor zamanımı. Ama ne yaparsın? İnsan tutkusunun peşinden gitmek istiyor çoğu zaman. Bir roman bitirdim az önce. Sahneleriyle kendini zihnime kazıyan, açık sözlü bir roman.
Hatice/Belma gebe kaldığını öğreniyor. Sıra geliyor, çocuğun alınmasına, buna karşı çıkarken, iç sesi beyin kıvrımlarında yankılanıp duruyor : “... Çocuk üç aylık vardı. Kımıldıyordu. Onu öldürmekle, bir insanı öldürmek arasında ne fark var? Bir insan hiç olmazsa kendini müdafaa edebilir, ya çocuk? ...”. Hatice`nin bu cümlesi, bende bir idrak uyanışına sebep oldu. Bir kadının, kendi karnında kımıldadığını hissettiği bir canlıya kolay kolay kıyamamasının oldukça normal olduğunu anladım. “Kımıldıyordu”... Peyami Safa`nın bu ifadesine kadar, kurtajı mekanik ve duygudan yoksun bir olay gibi görüyormuşum. Ama şimdi, çocuk aldırmanın aleni bir cinayet olduğuna kani oldum. Zaten Peyami Safa`nın en güzel yaptığı şeylerden birisi de, romanlarında kadınların yerine düşünebilmesidir.
Dehşetin tasviri bu kadarla bitmiyor: “... Ne yapıyor diye ona (yani Behiç`e, çocuğun babası olmak istemeyen, biyolojik babasına yani) baktım: Kulağını yerden hiç ayırmıyordu. Bilmem ne kadar öylece durdu: On saat mi, on dakika mı, on saniye mi, tahmin edemem... Sonra, bir sıçrayışta ayağa kalktı, hırıltıya benzeyen korkunç bir sesle fısıldadı: “Haydi yürü, herşey bitti. Artık sesi çıkmıyor...”. Nihayet kelam, adam çocuğu diri diri gömüyor ve hiç bir şey olmamış gibi hayatına devam ediyor.
Bence, Peyami Safa`yla tanışmak isteyen hevesli okurların Sözde Kızlar`la başlaması gerekiyor. Ben ilk önce Matmazel Noraliya`nın Koltuğu ile başlamıştım. Rahatça okunabiliyor ve çabuk bitiyor. Bundan önce Şimsek isimli romanı mütalaa ederek okumuştum. Ama Sözde Kızlar çok anlaşılır cümlelerle dokunmuş. Merak duygusu, frekans kaybetmeden yanıbaşınızda size eşlik ediyor roman boyunca. Bu yüzden, endişelenmenize gerek yok. Behiç, Mebrure`yi aldatmak için bin türlü yola başvuruyor. Acımasız dizi ve film senaristlerinin aksine, Peyami Safa, romanlarını her zaman mutlu sonla ve iyinin zaferiyle bitiriyor.
Amcamın meçhul bir mezar taşından bahsederek, farklı versiyonunu anlattığı durumu bu kitapta bir defa daha gördüm. “... mezar taşının üstüne bir Arap şairinin mezarındaki şu cümle yazılmalı ve bütün sözde kızlara hitap etmeliydi: “Dün sizin gibiydim, yarın benim gibi olacaksınız!”.
Tebessümün yaraşması (yani yakışması), gözleri yummak (gözleri kapamak), nokta-i nazar (bakış açısı), inhisar (tekel), taaccüb (şaşkınlık), gibi Azerbaycan`da hala kullanılmakta olan ifadeleri bu kitapta görmek beni oldukça mutlu etmeğe yetti de, arttı bile. Kitaptan iki güzel ifadeyle bu yazıya son verelim:
... “Bir kat çıktılar. Tahta merdivenler, kuvvetli adımlara razı olmadıklarını boğuk, gıcırtılı bir sesle ilan ediyorlar,...” , “... Hava kararıyordu. Gecenin ilk esmer gölgeleri meydanı doldurdu...” . saat 01:28...
Düşünmüştüm ki, Eskişehir`miz, Beşiktaş`la Pazar günkü maçta yıllar öncesinin rövanşını alacak ve bizleri sevindirecekti. Ama bu sefer de yenildik. Olsun... Eskişehir`imin canı sağolsun... Seneye lig şampiyonu oluruz biz de. Nasıl olsa, büyük takımları kendi sahamızda yenebiliyoruz. Şampiyonluk için müthiş bir şans bu. Iyi yolculuklar sevgili takımım...
Labels:
Anı,
Aşk,
Azerbaycan,
Eskişehir Günlük,
Fikir,
Haber,
İzlenimler,
Kitap,
Türkiye
Thursday, March 26, 2009
Bana göre kadınlar!

Bana göre kadınlar
Uzun zamandır takip ettiğim kadınlar hakkında, belli bir zaman geçikten sonra bende yekun izlenimler birikiyor. Bunları, tarihe not düşmek, daha doğrusu günlüğüme yazmak için aklımda gezen yazıyı buraya not düşmek istiyorum. Önce isimlerini yazdım, sonra da onların bende uyandırdığı izlenimi. Haklı olmadığım durumlar, yanıldığım konular da olabilir. Ama adı üstünde, bana göre böyle.
1. Aysun Kayacı – Bilinçsiz
Gördüğüm kadarıyla, bilmediği için çeşitli ve garip tarzlarda konuşuyor. Bilse, böyle konuşmazdı herhalde. Sanırım Aysun 30 yıl sonra, bugünü seyrettiğinde, gençliğin vermiş olduğu delikanlılıkla bugün yaptıklarından pişman olacaktır. Bu dünyada güzel izler bırakmak lazım. Bazen acıyorum ona. Aysun Kayacı`yla ropörtaj gibi bir konuşma yapıp, kendisiyle yüzleşmesini sağlamayı çok isterdim. Mesela, “Haydi Gel Bizimle Ol!” daki ortamda sadece güzelliği için orda duruyor gibi durumuna düşüyor. O program ki, Bayan Clinton`dan Türkiye adına kötü bir şey duymak için bütün taktikleri deneyen, ama Clinton`un Türkiye`yi savunmasıyla komik duruma düşen bayanlardan meydana gelmiş. Keşke Aysun, keşke farklı bir konumda ve programda olsaydın.
2. Alev Alatlı – Entellektüel
Alev Alatlı, iktisat eğitimine ekonometriden dolayı doktorayla devam etmeyen bir hanım. Yazıları, bakış açısı çok farklı olabilen ve beni hep şaşırtabilen bir insan. Gerçekten, entellektüel kimliği çok bariz bir şekilde temsil eden bir hanım. Hareketlerinde, tavırlarında, bakışlarında bile bir entellektüel bir tarz var. Gözlüğün arkasında kendini gizlemeye çalışan mütavazi bir münevver var sanki. TRT2`de 2001 yılında yapılmış ekonomi programını yayınlıyorlar. Okumayı ve yazmakla birlikte seven bir insan.
3. Elif Şafak – Çalışkan
Elif Şafak bugünlerde, basında çok çıkıyor, eserlerinden dolayı. Gazetede ise çok ilgi çekici yazılar kaleme alıyor. Mesela, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği isimli kitabın yazarı Milan Kundera`nın, bugünlerde küstürüldüğünü ondan öğrendim. Ikinci, hatta üçüncü bir dilde yazabilen yazarların varlığını ondan öğrendim. Başka bir dilde rüya görebiliyorsan (ki ben bu tecrübeyi yaşadım), başka bir dilde de yazı yazabilirsiniz diyor. Aşk isimli yeni bir kitabı çıkmış, gerçekten bu kadar velut (doğurgan) bir yazar olmasını takdirle karşılıyorum. Elif Şafak, çalışkanlığıyla şunu kanıtladı;Bir kadın hem iki çocuk doğurabilir, hem entellektüel olabilir, hem de güzel olabilir. Dünyada böyle kadınların varlığına inandığım ve o benim bu inancımı doğrulayan canlı bir delil olduğu için kendisine saygı duyuyorum. Kanaltürk`te Sevim Özay isimli başka bir hatunla röportajını izledim. Elif Şafak`ın kitaplarını daha okuyamadım. Çünkü önce ustalar, sonra çıraklar. ))) Ama merak etmiyor da değilim. Bazen düşünüyorum, “Nuriye Akman`ın Nefes isimli, bir de ilk roman denemesini okuyorsun da, Elif Şafak`ı neden okumazsın!”. Yakında onun da bir romanını okuyabilirim. Kendisine başarılar diliyorum.
4. Nihal Bengisu Karaca – Mert
Nihal Bengisu Karaca, Kanaltürk`te Sevim Özay`ın hazırlayıp sunduğu Cosmoplus programına haftaya Salı günü saat 00:00`da, yani Bakü saatiyle, gece saat 02:00`de olacak program. Sanırım, merakıma yenik düşüb yine izleyeceğim. Nihal hanım, gerçekten açık ve mert konuşmasıyla kendine has bir uslup tutturmuş durumda. Televizyon, röportaj, yazı farketmez. Lafını açık bir tarzda ve anlaşılır şekilde söyler ve savunur. Hem dindar, hem mert, hem de yazılarında daha çok kesime hitap edebilen bir yazar.
5. Gülse Birsel – Akıllı
Düşünsenize, Avrupa Yakası`nı. Senaryosu`nu Gülse Birsel yazmış. Yeteri kadar para kazanıyor. Popüler kültürün öğelerini tepe tepe kullanıp, hem bilinirlik kazandı, hem de para. Önceleri, TV`de program sundu, sonra gazetedeki köşe yazılarını bir araya topladı. Kitabı bol bol baskı yapınca, iyi para kazanmıştır. Yani malum, hatun, daha başından beri akıllı davranıyor. Buna kısaca pratik zeka desek doğru olur mu acaba?!
6. Funda Arar – Sanatçı
Bir kere sesi çok etkili. Gerçekten şarkı söylemek için Allah vergisi bir nefesi var. Arapsaçı, Benim İçin Üzülme, Camdan Kalp gibi şarkıları çok hoş. Yorumu muhteşem. Sinema ve diziler edebiyattan beslenmeye başlayalı çok oldu Tükiye`de. İşte, şarkıları edebiyattan beslendiren bir sanatçı Funda Arar. Funda Arar, Necip Fazıl Kısakürek`in Kaldırımlar isimli şiirini yorumlayan bir insan. Diğer şarkıcıların kliplerini seyrederken, insan, et dükkanı reklamları izliyor gibi hissediyor kendini. Funda Arar, eskiden buna çok dikkat ederdi, yine aynı tarzda devam ederse çok hoş olur. Gerçekten dinlerken çok zevk aldığım bir insan. Çok kadın “şarkıcı”, bundan 2 – 3 yıl sonra bile hatırlanmayacak. Ama Funda Arar, eğer kaliteyi bozmadan devam ederse, kalıcı olacaktır. Kendisine başarılar diliyorum.
7. Azerin – Çileli
Azerin, Azerbaycan`lı bir sanatçı. Gerçekten çileli bir hanım gibi geliyor bana. Azerbaycan`ın dertleriyle dertlenen bir insan. Milli ruhu destekleyen, gençleri motive eden bir sanatçı. Funda Arar gibi çok etkili ve güçlü bir sesi var. Bakü`de seyretme imkanım oldu. Kendisinin söylediğine göre, Türkiye`de İlker Başbuğ`la görüşürken, Azerbaycan`da basılan “Kafkaz İslam Ordusu” isimli kitabı ona, bizatihi hediye eden birisi. İşte, aynı zamanda, Azerbaycan ve Türkiye arasında kardeşlik ilişkilerinin güçlenmesi için de çaba harcayabilen bir insan. Milli ve kahramanlıkla ilgili özel günlerde Azerbaycan televizyonlarında öncelikle onu görürsünüz. Kendisinin bir internet sitesi de olmalı. Artık bir zahmet, gugıldan ))) arama yaparak onu da kendiniz bulun. Hem Azeri melodileri kulağınıza hoş gelecektir, emin olun! )))
Eeee, beyler, sanırım bu gidişle, bundan 30 – 40 sene sonra, bütün verimli, üretken ve karar verici mevkiler tamamen bayanlarla sarılacak. Şimdi Türkiye`de kadına karşı pozitif ayrımcılıktan bahsediliyor. Belki de, on yıllar sonra, erkekler için aynı ifade kullanılacak. Erkek hakları koruma dernekleri felan da kurulursa, hiç şaşmam. Ama başarı takdir ve gıpta hak eder. Ben “discrimination” kokan söylemleri bir kenara bırakıyor ve başarılı olan bütün hanımları can-ı gönülden kutluyorum.
Çarşambayı Perşembeye bağlayan gece, saat 01:26 , 26.03.2009
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Bakü,
Eskişehir Günlük,
Fikir,
Haber,
Kitap,
Türkiye
Wednesday, March 11, 2009
Berberler…

Oldum olası çok/uzun saçı sevmem. Kafatasımdaki saçları beğenmemek anlamında söylemiyorum bunu. Saçlarım çok uzadığı zaman nedense, kendimi ferah hiss edemiyorum. Ayrıca, saç bakımı için ayrılan zaman, sınırlı hayatımı verimli olmayan bir iş için kullanmak gibi gelir bana. Bir de saç bakımı niyetine, jöle, biryantin gibi yardımcı maddelerden istifade etme durumu var tabii. Üniversitede, genelde, bu özeni gösteren arkadaşlarımın, üniversite sonrası, sinuzit, menejit, kısacası kesif bir baş ağrısıyla ve saç dökülmesiyle karşı karşıya kaldıklarını göz önüne aldığımda, olay tamamen farklı taraflara gidiyor. Neyse, toparlıyorum )))). Uzun zamandır bir birini kovalayan işlerimin haylazlığı karşısında, saçlarımın dilekdiklerince uzamasına ses çıkaramadım. Dahası, son günlerde havalar soğuğunca, biraz daha beklemem gerektiğini telkin ettim kendime.
Azerbaycan`da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü`nün özel önemi var. Hiç kimse, ideolojik bir kaygı gütmüyor ve feminist dalgalarda fırtına oluşturmaya gerek görmüyor. Insanlar, annelerine, kardeşlerine, eşlerine ve yakın akrabadaki bütün kadınlara bu günden dolayı çeşitli hediyeler alır, güller takdim ederler. Nitekim, ben de uzakta olan tanıdıkları aradıktan sonra, ekmek aldığım fırındaki kızların 8 Mart Gününü tebrik ettim; sürekli insanlara hizmet ediyorlar.)))) Bundan ilave 8 mart Azerbaycan`da tatil günü ilan edilmiş durumda. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Azerbaycan Cumhurbaşkanı`nın fermanıyla 2009 yılı “Uşaq İli” (yani çocuk yılı) ilan edildi. Bizde hala “ferman” kelimesi kullanılıyor. Bağnaz laikler duymasın/alınmasın sakın )))).
8 mart Pazar gününe denk geldiği için onun yerine Pazartesi yani, 9 mart günü tatildi. İş olmayınca, ve ben evde olunca, kafamda bitki örtüyü gibi günden güne büyüyen saçlarımı seyreltmek için yola koyuldum. Yol kenarıyla giderek, uygun bir berber bulmak için çaba sarfetmem gerekti. Genelde önüme hep “Gözellik Salonu” ya da “Qadın Salonu”[1] yazıyordu. Üç beş tane böyle bir mekana denk geldikten sonra, bir “Kişi Salonu” buldum. Nihayet, saçlarım seyrelip, ferahladığım zaman, berber beye teşekkür ettim ve borcumun ne kadar olduğunu sordum ; “Ne verirsen ver!” diye cevapladı. Bu bana çok garip geliyor. Buradaki ahlaki düzenden kaynaklanan bir şey: insanlar genelde para isterken rahat hissetmezler kendilerini. “Ne verirsen ver!”, beni hayatında ilk kez gören adamın, verdiği hizmetin fiyatını benim belirlememi istemesidir. Bir de tanıdık berbere gittiğiniz zaman, “Qonağım ol!” derler. Yani “Misafirim ol!” demektir. Biliyorsunuz, misafirden para alınmaz. Burdaki gizli mana da odur. Yani para verme )))). Azerbaycan`a gelirseniz haberiniz olsun.
Fiyat karşılaştırması yapmak isteyenler için söyleyeyim. Burada saç traşı piyasasında denge fiyatı 3 Azerbaycan manatı. ( 1 dolar = 0.82 AZN). Yani yaklaşık 3,65 dolar. ( 1 dolar = 1,8 TL). Yani 6,5 TL`den bahsediyoruz burda. Bu yazıyı okuyan arkadaşım, bulunduğun şehirle bu fiyatı karşılaştırıp, fikrini bizimle paylaşırmısın!?
Bugünlerde, Gümüş Kurşun isimli kitabı okuyorum. Kitapta büyük ideallerle 1913 yılında Northwestern Üniversitesi`nde görev yapan bir profesör tarafından kurulan, Arthur Andersen isimli denetim firmasından bahsediliyor. Şirketi kuran profesörün ismi tabi ki, Arthur Andersen`di. Kitapta deniyor ki, “şirketin ilk sloganlarından biri Bay Andersen`in Norveçli annesinden öğrendiği `eğri otur, doğru konuş` ” idi. Bu söz Azerbaycan`da da çok kullanılıyor. Şu şekilde: “eyri otur, düz danış”. Aman Allah`ım! Yoksa Norveçliler de mi Azeri Türkü? ))). Bütün tarihçilerin bu blogun takati yettiği ölçüde göreve çağırıyorum.)))) . Söylediklerimi espri olarak kabul ediniz efendim. Sadece olarak, Azerbayca`da kullanılan bir sözün dünyanın öbür ucunda, aynı şekilde kullaılması hoşuma gitti. Yoksa etimologluk gibi bir mesleğe bulaşmak gibi bir niyetim yoktur, bilesiniz....
[1] Q harfi, G yerine kullanılılıyor Azerbaycan`da. Qızlar, Qızıl, Qenimet gibi.
Azerbaycan`da 8 Mart Dünya Kadınlar Günü`nün özel önemi var. Hiç kimse, ideolojik bir kaygı gütmüyor ve feminist dalgalarda fırtına oluşturmaya gerek görmüyor. Insanlar, annelerine, kardeşlerine, eşlerine ve yakın akrabadaki bütün kadınlara bu günden dolayı çeşitli hediyeler alır, güller takdim ederler. Nitekim, ben de uzakta olan tanıdıkları aradıktan sonra, ekmek aldığım fırındaki kızların 8 Mart Gününü tebrik ettim; sürekli insanlara hizmet ediyorlar.)))) Bundan ilave 8 mart Azerbaycan`da tatil günü ilan edilmiş durumda. Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, Azerbaycan Cumhurbaşkanı`nın fermanıyla 2009 yılı “Uşaq İli” (yani çocuk yılı) ilan edildi. Bizde hala “ferman” kelimesi kullanılıyor. Bağnaz laikler duymasın/alınmasın sakın )))).
8 mart Pazar gününe denk geldiği için onun yerine Pazartesi yani, 9 mart günü tatildi. İş olmayınca, ve ben evde olunca, kafamda bitki örtüyü gibi günden güne büyüyen saçlarımı seyreltmek için yola koyuldum. Yol kenarıyla giderek, uygun bir berber bulmak için çaba sarfetmem gerekti. Genelde önüme hep “Gözellik Salonu” ya da “Qadın Salonu”[1] yazıyordu. Üç beş tane böyle bir mekana denk geldikten sonra, bir “Kişi Salonu” buldum. Nihayet, saçlarım seyrelip, ferahladığım zaman, berber beye teşekkür ettim ve borcumun ne kadar olduğunu sordum ; “Ne verirsen ver!” diye cevapladı. Bu bana çok garip geliyor. Buradaki ahlaki düzenden kaynaklanan bir şey: insanlar genelde para isterken rahat hissetmezler kendilerini. “Ne verirsen ver!”, beni hayatında ilk kez gören adamın, verdiği hizmetin fiyatını benim belirlememi istemesidir. Bir de tanıdık berbere gittiğiniz zaman, “Qonağım ol!” derler. Yani “Misafirim ol!” demektir. Biliyorsunuz, misafirden para alınmaz. Burdaki gizli mana da odur. Yani para verme )))). Azerbaycan`a gelirseniz haberiniz olsun.
Fiyat karşılaştırması yapmak isteyenler için söyleyeyim. Burada saç traşı piyasasında denge fiyatı 3 Azerbaycan manatı. ( 1 dolar = 0.82 AZN). Yani yaklaşık 3,65 dolar. ( 1 dolar = 1,8 TL). Yani 6,5 TL`den bahsediyoruz burda. Bu yazıyı okuyan arkadaşım, bulunduğun şehirle bu fiyatı karşılaştırıp, fikrini bizimle paylaşırmısın!?
Bugünlerde, Gümüş Kurşun isimli kitabı okuyorum. Kitapta büyük ideallerle 1913 yılında Northwestern Üniversitesi`nde görev yapan bir profesör tarafından kurulan, Arthur Andersen isimli denetim firmasından bahsediliyor. Şirketi kuran profesörün ismi tabi ki, Arthur Andersen`di. Kitapta deniyor ki, “şirketin ilk sloganlarından biri Bay Andersen`in Norveçli annesinden öğrendiği `eğri otur, doğru konuş` ” idi. Bu söz Azerbaycan`da da çok kullanılıyor. Şu şekilde: “eyri otur, düz danış”. Aman Allah`ım! Yoksa Norveçliler de mi Azeri Türkü? ))). Bütün tarihçilerin bu blogun takati yettiği ölçüde göreve çağırıyorum.)))) . Söylediklerimi espri olarak kabul ediniz efendim. Sadece olarak, Azerbayca`da kullanılan bir sözün dünyanın öbür ucunda, aynı şekilde kullaılması hoşuma gitti. Yoksa etimologluk gibi bir mesleğe bulaşmak gibi bir niyetim yoktur, bilesiniz....
[1] Q harfi, G yerine kullanılılıyor Azerbaycan`da. Qızlar, Qızıl, Qenimet gibi.
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Bakü,
Fikir,
Haber,
İzlenimler,
Kitap,
Türkiye
Friday, March 06, 2009
Beklemek...

Samanyolu ekranında Tek Türkiye diye bir dizi var. Belki görmüşsünüzdür. Ya da izlemişsinizdir. Bir insan var, düşünün bir kızı ta liseden beri seviyor. Kalbinde bir yangın var. Kimseye söylemeden o yangını içinde körüklüyor. Belki zaman zaman o ateşin ısısıyla hayallerini suluyor. Istediği sadece o kızla evlenmek. İşte bir gün adam için tüm belirtiler ölümü işaret ederken, kız çıkıp geliyor, adamın baş ucuna. Gencin yüzündeki o mutlu ifadeyi görmek çok etkileyiciydi. Yanmak, yakılmak, pişmek, kavrulmak, kaynamak ama asla kelimelerin içinden geçenleri anlatamayacağını bilerek, yıllarca beklemek. Insanların içinde, toplumun orta yerinde görünerek sır olmak. Yönetmeni tebrik ediyorum, o sahneyi çok iyi işlemiş...
Türkçede yer almış, kendi itibarını kazanmış, asaletli sözleri çok severim. Bir çok edibin yaptığı gibi kelimelerin muhitinde dolanıp durmak, onlara asılmak, onlarla hasbıhal etmek çok hoşuma gider. Büyük adamları hep böyle taklit etsem, bir gün ben de büyük adam olurmuyum acaba?))). Mesela, somnambül kelimesi; uyurgezer anlamına geliyormuş. Çok hoş bir kelime olduğunu düşünüyorum. Muadele mesela, denklem demekmiş. Cebri muadele mesela, bir matematik denklemi anlamına geliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar cebri muadele demiş, çooook hoşuma gidiyor, bu kelimelerin güzelliği.
Dünyada ekonomik kriz var, malum aliniz efendiler, hanımlar ve cenaplar. Japonya`da kriz kelimesi geçtiğinde 30 – 35 bin kişi intihar ediyormuş. Yani krizin anlamı yabancılar ve türkler için farklı terkiplerden meydana gelmiş. Türkiye`de cemiyetin kendi bünyesinde var olan bir dayanışma var. Insanlar bir birlerine yardımcı olmayı önemsiyorlar. Bireyselcilik, Batı`da azgın zalim gibi gezerken, doğuya uğramayı zaman zaman ihmal ediyor. Eğer şer odakları Türkiye`yi karıştıramazlarsa, eminim, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Eskiden bize şöyle bir atasözü öğretmişti eğitim sistemimiz: “Başgasına quyu qazan, qazdığı quyuya özü düşer”. Kutsal kitabımızda, bununla alakalı ayet var sanırım. Allah, tuzak kuranların tuzaklarını, kendi başlarına yıkar diye. Insanoğlu, zaman zaman dünyada var olan hadiseleri, gerçekleri ilahi izlerden arındırma gafletinde bulunur. Ama buna ne kadar çaba gösterse de o izler orada duruyor. Işte bu topraklarda, yetmiş yıllık düzenin desteklediği ateizme rağmen, ilahi izler her tarafımızı sarıp sarmalamıştı. Sadece biz onlara o bakış açısından bakamıyorduk.
Geçen günlerden birisinde, TV de Jacky Chan `i izledim. Sunucu, “Siz gezilere giderken, yanınıza iki çorap alıyormuşşunuz. Kirlendiği zaman birisini kendi elllerinizle yıkayıp, kurutup, giyiyormuşsunuz. O kadar paranız var, niye kendinize birden çok çorap almıyorsunuz?”. Jacky Chan, bu soruya enteresan bir cevap verdi. “ Bunun zengin olup olmamakla alakası yok. Bu, öz disiplinle alakalı bir şeydir” dedi. Doğrusu, etkilenmedim değil. Iradelerinin hakkını verebilen insanları takdir etmenin ayrı bir mutluluğu var içimde.
Beyin uzmanı adam diyor ki, kitaplar hep aynı renk ve aynı tarzda yayınlandığı için, beynimiz monotonluktan yoruluyor ve kitapları okumak çileye dönüşüyor. O bakımdan, bugünlerde kitapları hep ucu yumşak, renkli kalemlerle çizerek okuyorum. Kitaplarım renkli renkli olmuş o yüzden... )))
Televizyon önünde geçen zamanıma acıyorum. Perşembe günleri, işte çok yoruluyorum. Bu bakımdan, eve geldiğimde, televizyonun karşısında oturup kalıyorum öylece. Bir tek perşembenin özrü var, televizyon izleme konusunda. Yani kendime sadece o gün televizyon izleme konusunda haklılık payı kazandırabiliyorum. Insanoğlu kendini kandırmaya ne kadar da istekli...(((
Selamlar, sevgiler...
Türkçede yer almış, kendi itibarını kazanmış, asaletli sözleri çok severim. Bir çok edibin yaptığı gibi kelimelerin muhitinde dolanıp durmak, onlara asılmak, onlarla hasbıhal etmek çok hoşuma gider. Büyük adamları hep böyle taklit etsem, bir gün ben de büyük adam olurmuyum acaba?))). Mesela, somnambül kelimesi; uyurgezer anlamına geliyormuş. Çok hoş bir kelime olduğunu düşünüyorum. Muadele mesela, denklem demekmiş. Cebri muadele mesela, bir matematik denklemi anlamına geliyor. Ahmet Hamdi Tanpınar cebri muadele demiş, çooook hoşuma gidiyor, bu kelimelerin güzelliği.
Dünyada ekonomik kriz var, malum aliniz efendiler, hanımlar ve cenaplar. Japonya`da kriz kelimesi geçtiğinde 30 – 35 bin kişi intihar ediyormuş. Yani krizin anlamı yabancılar ve türkler için farklı terkiplerden meydana gelmiş. Türkiye`de cemiyetin kendi bünyesinde var olan bir dayanışma var. Insanlar bir birlerine yardımcı olmayı önemsiyorlar. Bireyselcilik, Batı`da azgın zalim gibi gezerken, doğuya uğramayı zaman zaman ihmal ediyor. Eğer şer odakları Türkiye`yi karıştıramazlarsa, eminim, Türkiye bu krizden güçlenerek çıkacaktır. Eskiden bize şöyle bir atasözü öğretmişti eğitim sistemimiz: “Başgasına quyu qazan, qazdığı quyuya özü düşer”. Kutsal kitabımızda, bununla alakalı ayet var sanırım. Allah, tuzak kuranların tuzaklarını, kendi başlarına yıkar diye. Insanoğlu, zaman zaman dünyada var olan hadiseleri, gerçekleri ilahi izlerden arındırma gafletinde bulunur. Ama buna ne kadar çaba gösterse de o izler orada duruyor. Işte bu topraklarda, yetmiş yıllık düzenin desteklediği ateizme rağmen, ilahi izler her tarafımızı sarıp sarmalamıştı. Sadece biz onlara o bakış açısından bakamıyorduk.
Geçen günlerden birisinde, TV de Jacky Chan `i izledim. Sunucu, “Siz gezilere giderken, yanınıza iki çorap alıyormuşşunuz. Kirlendiği zaman birisini kendi elllerinizle yıkayıp, kurutup, giyiyormuşsunuz. O kadar paranız var, niye kendinize birden çok çorap almıyorsunuz?”. Jacky Chan, bu soruya enteresan bir cevap verdi. “ Bunun zengin olup olmamakla alakası yok. Bu, öz disiplinle alakalı bir şeydir” dedi. Doğrusu, etkilenmedim değil. Iradelerinin hakkını verebilen insanları takdir etmenin ayrı bir mutluluğu var içimde.
Beyin uzmanı adam diyor ki, kitaplar hep aynı renk ve aynı tarzda yayınlandığı için, beynimiz monotonluktan yoruluyor ve kitapları okumak çileye dönüşüyor. O bakımdan, bugünlerde kitapları hep ucu yumşak, renkli kalemlerle çizerek okuyorum. Kitaplarım renkli renkli olmuş o yüzden... )))
Televizyon önünde geçen zamanıma acıyorum. Perşembe günleri, işte çok yoruluyorum. Bu bakımdan, eve geldiğimde, televizyonun karşısında oturup kalıyorum öylece. Bir tek perşembenin özrü var, televizyon izleme konusunda. Yani kendime sadece o gün televizyon izleme konusunda haklılık payı kazandırabiliyorum. Insanoğlu kendini kandırmaya ne kadar da istekli...(((
Selamlar, sevgiler...
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Bakü,
Elektrik,
Enerji,
Fikir,
Haber,
İzlenimler,
Kitap
Friday, February 27, 2009
Dipnotlar...
Dipnotlar1. Sivas`ta hala, teyze yerine kullanılıyor. Azerbaycan`da da böyle. Azerbaycan`da teyze yerine hala kullanılıyor.
2. Ahmet Hamdi Tanpınar “Huzur” isimli romanında, “meşk defteri” nden bahsediyor. Bugünlerde ingilizceye çevrildiği için gündemde olan bir roman. Batı`nın itirafına göre, `bu eseri keşfetmekte geç kalmışlar` mış. Bu romanda meşk defteri pratik yapılabilen bir defter anlamına geliyor. Azerbaycan`da da, meşk, idman anlamında kullanılıyor.
3. Huzur`da harika edebi ifadeler var : “Onun için aşk, hislerin kelimelerle israfı değil, Mümtaz`ın ruhundaki fırtınaya olduğu gibi kendisini teslimdi”.
4.Huzur. Akıntı yerlerinde, harap rıhtımlarda, dalgalar çırpınıyordu. Nuran:
- Ayın çamaşırları yıkanıyor, dedi...
5. Huzur`dan. Havuç yiyen sarıya, pancar yiyen kırmızıya boyansa ))))
6. Huzur`dan. Belki bir insan hayatı zamanın fırınında ateşe attığımız bir kağıt kadar çabuk yanıyor.
7. Huzur`dan. Macide... Dudaklarında tebessümün balı.
Macide... – Ama bir derdi olacak galiba, sesi adeta kanıyor.
Macide... – Ama bir derdi olacak galiba, sesi adeta kanıyor.
8. Huzur`dan. Karanlık su, yıldızların uzattığı büyük mücevher salkımlarıyla dolar...
Huzur`dan. “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazan kendimi ilahi bir hamur haline girdim sanıyordum...”
Huzur`dan. “Bu musiki beni saatlerce çiğnedi. Bazan kendimi ilahi bir hamur haline girdim sanıyordum...”
9. Huzur`dan. Suat için söyleniyor. “Birgün Boğaz`da hep beraber gezinirken bir köpek yavrusunu, şartlarına göre fazla mesut diye denize attı. ... Bir köpek bu kadar mesut olmamalıymış.”
10. Huzur`dan. Eve ilk geldiği gün Mümtaz ona, bir kısmı henüz çiçekli meyva ağaçlarını “cariyeleriniz...” diye takdim etmişti.
11. Huzur bitti. Ben devam ediyorum. ))) Şehir`de gezinirken gördüm. Adam, mekanın üzerine şöyle yazmış : “Ana ve Uşag Kafesi”. Herhalde, Türkiye`li birisi bunu görse, ne yani anaların ve çocukların kafeste saklandıkları yer mi varmış cidden?”. Bir kafe var, ve adam, buna bu şekilde, bir isim vermiş. Garip yane )))
12. Oscar Ödül töreninin tekrar yayınına denk geldim NTV`de. En iyi kadın oyuncu ödülünü alan, Kate Winslet, Oscar küreciği elindeyken yaptığı konuşamada, “Bu konuşmayı 8 yaşımda banyo aynasının önünde yapıyordum. Ama elimde bu ödül değil de, şampuan kutusu vardı” dedi. Bir insanın hedefe odaklanması tarafından bu hadiseye baktım ve çok etkilendim. Çoğu zaman kötü örnek olmalarıyla gündeme gelen, aktörlerden olumlu şekilde etkilendiğim için sevindim.
13. Eski türkçede `kişi` , erkek adam anlamında kullanılıyor. Mesela, Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayeleri isimli kitabındaki “Küs Ömer” adlı öyküde, bu ipucunu bulmak mümkün. Halk, “Aferin dişiye, nasıl kurnazmış, kişisini kurtardı” diye söyleşiyorlardı.
14. Refik Halid Karay, Memleket Hikayeleri, Sus Payı isimli öykü : “Şimdi anlıyordu ki milletin çıkarları üzerine titreyen kuvvetli bir kalp gerekti, onu uyarmalı, zorlamalıydı”.
14.12.2008 Refik Halid Karay`ın Memleket Hikayelerini, İnkilap yayınevinin 19.baskısından okuyup bitirdim. “Bir Saldırı” ve “Ayşe Yazgısı” çok etkileyici.
Thursday, February 19, 2009
Ayıptır Söylemesi




İşimiz eğitim olunca, yaptığımız faaliyetler de eğitimin farklı tatları arasında arzı endam etmektedir. Bu bağlamda, Azerbaycan`ın üç şehrine yapılacak bir gezi teklifi bana iletilince zevkle kabul ettim. Program`da Şeki, Gah (Gax) ve Zagatala`ya gidilecek ve orada üniversiteye hazırlanan öğrencilerle görüşülecekti. Bana da motivasyon eğitimi görevi düştü. Yaklaşık üç yüz cıvarında üniversiteye hazırlanma aşamasında olan öğrencilere yönelik bir motivasyon eğitimi hazırladım apar topar. Bunun lütuf olduğunun farkındaydım. Çünkü ilahi irade, kısa bir zamanda çok insanın hayatına müsbet anlamda katkı yapma imkanı sunmuştu bana. İlk durağımız, Şeki oldu. Şeki`nin ismini bugünlerde yeteri kadar duyduğunuzdan eminim. Çünkü Azerbaycan`ın dahi şairi Bahtiyar Vahapzade Şeki doğumlu. Kendisine Allah`tan rahmet diliyorum. Bahtiyar Vahapzade, bana sanki Necip Fazıl Kısakürek`in kardeşiymiş gibi geliyor. İkisinin de yüzlerinde çilenin fırça izlerini çıplak gözle bile görmek mümkün. Her ikisi de fikir çilesi çekmenin asaletini çehrelerinde gururla taşıyorlardı. Umuyorum ki, bu yazı, Türkiye`li kardeşlerimizi Bahtiyar Vahapzade hakkında daha geniş araştırma yapma merakı uyandırsın.
5 – 6 – 7 – 8 Şubat 2009 Perşembe`den Pazar`a Azerbaycan`ın bu güzel bölgelerini ziyaret etmiş olduk. 5 Şubat günü Şeki`deydik. Öğleden sonra öğrencilere eğitimle ilgili sunumlarımızı yaptıktan sonra yol yorgunluğuyla dinlenirken acıktığımızı ve akşam yemeğı için bir şeyler yapmamız gerektiğini farkettik. Saat oldukça geç olmasına rağmen Şeki`de ünlü mekanlardan birine doğru yola koyulduk. Azerbaycan`da ismi `Piti` olan çok özel bir yemek yiyecektik. Fotoğraflarda görüyorsunuz. Piti, et ve kuyruk yağıyla 17 saatte pişiyormuş. Tabi biz acemi olduğumuz için kendimizce yöntemler icat ederek Piti yi yemeğe çalıştık. Sağolsun, garson, zamanında yetişti ve bizi yapmak üzere olduğumuz vahim bir hatadan ))) son anda döndürdü. Evvela, yağlı kısımların uzun süre etle sarmaş dolaş kaynaması sonrasında oluşan suyu tabağınıza önceden doğradığınız ekmeklerin üzerine döküyorsunuz. Ekmekleri bu kesif yani yoğun et suyunda ıslatıp yedikten sonra sıra etleri yemeğe geliyor. )))
Resimde de görüldüğü gibi, Piti, özel bardak gibi kapta geliyor. Hani Türkiye`de nasıl ki, kiremit köfte kiremit tabakta gelir, burda da öyle. Ben hemen etleri yağlı kısımda ayırıp yemek için yelteniyordum ki, garson bey, hata yaptığımı Şeki insanına ait o güzel ve tatlı üslüpla anlattı. Sonra da nasıl yememiz gerektiğini bize uygulamalı olarak gösterdi. Etlerle yağları, ezerek birbirine karıştırdı. Sofrada çok güzel salatalar ve aperatif yiyecekler vardı. Sofra gerçekten muhteşemdi. Nihayet, beyaz yağların etlere tamamen hopturulduğu bulamaç olmuş bir yiyecek ortaya çıktı. Ve inanmayacksınız ama, yağ yiyemeyen ben, o yiyeceği yedim. Sanırım, terkibi aşırı besin değeriyle zenginleştirilmiş bir yemek yemişim. ))) Gece sabaha kadar uyuyamadım desem yeridir. Sabah uyandığımda hala acıkmamıştım. Böylece, Azerbaycan mutfağında bir tadı daha tanımış oldum. Masada duran içecekler ise, kalsiyumu magneziyumu yüksek olan dağlardan akıp gelen mineral su.
Bu arada, ayı resmini nerede bulduğumu merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Yolda gelirken, bir dinlenme tesisinde çay içelim dedik. Işte bu dinlenme tesisinde onu görünce çok şaşırdım ve bir kaç kez fotoğrafını çekdim.
Bunun dışında, Azerbaycan`ın Gah ve Zagatala şehirlerinin harika yerler olduğunu da görmüş oldum. Her iki şehir çok düzenli ve temiz. Dağ havasını insanı resmen dinlendiriyor. Şehrin gürültüsünden çok uzaktasınız. Kulak tırmalayan hiç bir ses yok. Öyle rahat bir uyku çekiyorsunuz ki. Yorgunsanız bunun ismi, deliksiz uyku oluyor. ))) Gah`ta insanların mantalitelerinin ise çok yüksek seviyede olduğunu gördüm. Şöyle ki, Türkiye`de, elektrik borcunun ödenmesi konusunda çok sıkıntı yaşandığı hepimizin malumu. Gah`ta elektrik faturasını ödeme yüzdesi 94. Yani Gah`ta yaşayan her 100 insandan 94`ü borcunu düzenli ödemektedir. Gah, turizm konusunda da çok ileri düzeyde. Dağların koynunda, sessizliğin kucağında bir belde. Şehrin dağlar olan kısmına geçtik, soğuktan donuyorduk, geri şehir merkezine geldik, hava çok ılımlıydı. Böyle iki farklı hava durumunu aynı anda size sunabilen bir yer. Yazın bile, geceleri soğuk olabiliyormuş. Seminerimize katılan öğrencilerin davranışlarında da dağ havasının ve sağlıklı ortamın onları nasıl zinde tuttuğunu açıkça gördük. Öğrenciler gülerken ve bizi alkışlarken adeta salonu inletiyorlardı.
Son bir not: yazının başlığı neden `Ayıptır Söylemesi` ? Biliyorsunuz, Türkiye`de insanlar bir şeyler yediklerine dair hikayeleri başkalarına naklederken, söze hep `Ayıptır Söylemesi` gibi bir izin ve özür cümlesiyle başlarlar. Bizim burda yaptığımız da bu müstesna ananeye sadık kalmaktır. Bu yazıyla birlikte, yemekleri anlatan blog kardeşlerimizin reytinginden azcık çalmış olduysak, böylece sürçü reyting yaptıysak affola. )))
Selamlar, sevgiler...!
5 – 6 – 7 – 8 Şubat 2009 Perşembe`den Pazar`a Azerbaycan`ın bu güzel bölgelerini ziyaret etmiş olduk. 5 Şubat günü Şeki`deydik. Öğleden sonra öğrencilere eğitimle ilgili sunumlarımızı yaptıktan sonra yol yorgunluğuyla dinlenirken acıktığımızı ve akşam yemeğı için bir şeyler yapmamız gerektiğini farkettik. Saat oldukça geç olmasına rağmen Şeki`de ünlü mekanlardan birine doğru yola koyulduk. Azerbaycan`da ismi `Piti` olan çok özel bir yemek yiyecektik. Fotoğraflarda görüyorsunuz. Piti, et ve kuyruk yağıyla 17 saatte pişiyormuş. Tabi biz acemi olduğumuz için kendimizce yöntemler icat ederek Piti yi yemeğe çalıştık. Sağolsun, garson, zamanında yetişti ve bizi yapmak üzere olduğumuz vahim bir hatadan ))) son anda döndürdü. Evvela, yağlı kısımların uzun süre etle sarmaş dolaş kaynaması sonrasında oluşan suyu tabağınıza önceden doğradığınız ekmeklerin üzerine döküyorsunuz. Ekmekleri bu kesif yani yoğun et suyunda ıslatıp yedikten sonra sıra etleri yemeğe geliyor. )))
Resimde de görüldüğü gibi, Piti, özel bardak gibi kapta geliyor. Hani Türkiye`de nasıl ki, kiremit köfte kiremit tabakta gelir, burda da öyle. Ben hemen etleri yağlı kısımda ayırıp yemek için yelteniyordum ki, garson bey, hata yaptığımı Şeki insanına ait o güzel ve tatlı üslüpla anlattı. Sonra da nasıl yememiz gerektiğini bize uygulamalı olarak gösterdi. Etlerle yağları, ezerek birbirine karıştırdı. Sofrada çok güzel salatalar ve aperatif yiyecekler vardı. Sofra gerçekten muhteşemdi. Nihayet, beyaz yağların etlere tamamen hopturulduğu bulamaç olmuş bir yiyecek ortaya çıktı. Ve inanmayacksınız ama, yağ yiyemeyen ben, o yiyeceği yedim. Sanırım, terkibi aşırı besin değeriyle zenginleştirilmiş bir yemek yemişim. ))) Gece sabaha kadar uyuyamadım desem yeridir. Sabah uyandığımda hala acıkmamıştım. Böylece, Azerbaycan mutfağında bir tadı daha tanımış oldum. Masada duran içecekler ise, kalsiyumu magneziyumu yüksek olan dağlardan akıp gelen mineral su.
Bu arada, ayı resmini nerede bulduğumu merak ediyorsanız hemen söyleyeyim. Yolda gelirken, bir dinlenme tesisinde çay içelim dedik. Işte bu dinlenme tesisinde onu görünce çok şaşırdım ve bir kaç kez fotoğrafını çekdim.
Bunun dışında, Azerbaycan`ın Gah ve Zagatala şehirlerinin harika yerler olduğunu da görmüş oldum. Her iki şehir çok düzenli ve temiz. Dağ havasını insanı resmen dinlendiriyor. Şehrin gürültüsünden çok uzaktasınız. Kulak tırmalayan hiç bir ses yok. Öyle rahat bir uyku çekiyorsunuz ki. Yorgunsanız bunun ismi, deliksiz uyku oluyor. ))) Gah`ta insanların mantalitelerinin ise çok yüksek seviyede olduğunu gördüm. Şöyle ki, Türkiye`de, elektrik borcunun ödenmesi konusunda çok sıkıntı yaşandığı hepimizin malumu. Gah`ta elektrik faturasını ödeme yüzdesi 94. Yani Gah`ta yaşayan her 100 insandan 94`ü borcunu düzenli ödemektedir. Gah, turizm konusunda da çok ileri düzeyde. Dağların koynunda, sessizliğin kucağında bir belde. Şehrin dağlar olan kısmına geçtik, soğuktan donuyorduk, geri şehir merkezine geldik, hava çok ılımlıydı. Böyle iki farklı hava durumunu aynı anda size sunabilen bir yer. Yazın bile, geceleri soğuk olabiliyormuş. Seminerimize katılan öğrencilerin davranışlarında da dağ havasının ve sağlıklı ortamın onları nasıl zinde tuttuğunu açıkça gördük. Öğrenciler gülerken ve bizi alkışlarken adeta salonu inletiyorlardı.
Son bir not: yazının başlığı neden `Ayıptır Söylemesi` ? Biliyorsunuz, Türkiye`de insanlar bir şeyler yediklerine dair hikayeleri başkalarına naklederken, söze hep `Ayıptır Söylemesi` gibi bir izin ve özür cümlesiyle başlarlar. Bizim burda yaptığımız da bu müstesna ananeye sadık kalmaktır. Bu yazıyla birlikte, yemekleri anlatan blog kardeşlerimizin reytinginden azcık çalmış olduysak, böylece sürçü reyting yaptıysak affola. )))
Selamlar, sevgiler...!
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Elektrik,
Enerji,
Eskişehir Günlük,
Gezi,
Haber,
İzlenimler,
Türkiye
Monday, January 19, 2009
Hummer Yazisi`na yorumlar...
Merhaba Saygideger arkadaslar,
Sizlerle tekrar buluşmaktan mutluluk duyuyorum...
Velhasil kelam,
devam ediyor yazi seruvenimiz... Paylasmak guzeldi sizlerle de...
Bir anı : Gecen gunlerden birisinde, doğal gaz faturasını ödemek için, posta idaresine
gitmiştim. Ödemeyi yaptığım esnada, yan taraftaki bir bayan dikkatimi çekti. Sanırım o da
telefon faturasını ödüyordu.
İşlemleri bittikten sonra, genç kadın, albeni, coco star veya soho kıvamında iki tane çikolotayı
gişedeki memureye uzattı. "Bununla da çay içersiniz" dedi. )))) Gerçekten çok şaşırdım.
Hem ilginç bir gözlemdi, hem de hoşuma gitti. Türkiye`de böyle bir manzarayı düşünsenize ))))
düşündünüz mü? ) şimdi resm edin, yani yazıya dökün.
Her neyse, bu olayı ilginç kılan bir nokta daaha var. Ben Türkiye`ye bir sonraki gidişimde,
orada işlerimizi yapan memurlara Azeri yapımı çay vs... gibi şeyleri hediye olarak götürmeyi
düşünmüştüm. Onların çok sevineceğini düşünüyorum. İnşallah, aklımdan geçen güzel
görüntüleri bizzat yaşarım... Görüyorsunuz demi, azeri insanı ne kadar samimi...
saygilar efendim...
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Fikir,
İzlenimler,
Kitap,
Türkiye
Sunday, January 04, 2009
Biraz da edebiyat )))
HUMMER
Hostes kız, elinde kurabiyelerle yaklaşıyordu. Genç adam ve karısı, ................................................................................................................................................................................... Bakışlarım, hummer`in ön camında biriken genç adamın ve karısının korku dolu göz bebeklerini saniyeler içinde algılamıştı. İşte o an, arabanın içinde savrulmam, hatırladığım en son ayrıntıydı.
10 Kasım 2008, Pazartesi
Yazının hikayesi; Bu yazının zihnimde teşekkül edip, doğması için bir yıldan daha fazla bir zamanı tarihe terketmem gerekti. Yazının katipliğini yapmak bana iki üç saatlik bir zamana mal oldu. Şimdi tarih 16.10.2008 Pazar, saat 01:26. iki saattir yazıyı okuyorum ve her okuduğumda yeni bir hata buluyorum. Öyle zannediyorum ki, sonsuza kadar durmadan bu yazıyı okusam, her seferinde düzeltmem gereken yeni kısımlar bulacağım. Yazı, bir sene önce, soğuk havada otobüs durağında beklerken oradan Hummer cipin geçmesiyle, yaşadığım hisleri ve duraktakilerin gözlemlediğim tepkilerini, 18.10.2008 tarihli uçak yolculuğumun ayrıntılarını ve babamın ramazanın ikinci günü geçirdiği trafik kazasının hikayesinin kurgusal tasvirini içermektedir. Olaylar arasında bir alaka yok, farklı parçalar aynı kurgu zeminine yapıştırıldı.
Hostes kız, elinde kurabiyelerle yaklaşıyordu. Genç adam ve karısı, ................................................................................................................................................................................... Bakışlarım, hummer`in ön camında biriken genç adamın ve karısının korku dolu göz bebeklerini saniyeler içinde algılamıştı. İşte o an, arabanın içinde savrulmam, hatırladığım en son ayrıntıydı.
10 Kasım 2008, Pazartesi
Yazının hikayesi; Bu yazının zihnimde teşekkül edip, doğması için bir yıldan daha fazla bir zamanı tarihe terketmem gerekti. Yazının katipliğini yapmak bana iki üç saatlik bir zamana mal oldu. Şimdi tarih 16.10.2008 Pazar, saat 01:26. iki saattir yazıyı okuyorum ve her okuduğumda yeni bir hata buluyorum. Öyle zannediyorum ki, sonsuza kadar durmadan bu yazıyı okusam, her seferinde düzeltmem gereken yeni kısımlar bulacağım. Yazı, bir sene önce, soğuk havada otobüs durağında beklerken oradan Hummer cipin geçmesiyle, yaşadığım hisleri ve duraktakilerin gözlemlediğim tepkilerini, 18.10.2008 tarihli uçak yolculuğumun ayrıntılarını ve babamın ramazanın ikinci günü geçirdiği trafik kazasının hikayesinin kurgusal tasvirini içermektedir. Olaylar arasında bir alaka yok, farklı parçalar aynı kurgu zeminine yapıştırıldı.
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Bakü,
Gezi,
Haber,
İzlenimler,
Türkiye
Monday, December 15, 2008
Dizilerden benim fikirlerim canlandirilmis...

Merhaba,
dusunuyorum kendi kendime...
bazi dizilerde, benim yasadiklarimdan da parcalar var.
Mesela, şu burjuvazi lafını İsmaille dilimize daha Muro kardes vadiye gelmemişken, biz sık sık kullanıyorduk...
Bir de Eskisehir"de bir memur bana sormuştu. Nerelisiniz? diye ben de, Azerbaycanlıyım deyince,
o da bana "içinden mi?" diye sormuştu. )))
oradaki memurların hepsi, bu sorunun karşısında, şaşkınlıkla kahkahayı karıştırıp gülüşmüşlerdi.
daha sonra avrupayakası isimli dizide, bu espri kullanılmıştı...
hayat genelde, hep böyledir... daha başarılı olanlar, gerektiği anda orada bulunanlar oluyor genellikle, eğer sizin arzu ettiğiniz yerde başkaları var, bu çoğu zaman sizin o makam için girişimde bulunmadığınızdan ileri gelir...
dikkatli olmalı...
aklimdan geçen hızlı düşünceleri, sizin hatrınız için azcık beklettim...
sevgiler
Thursday, December 04, 2008
Azerbaycan`da kapılar...

Merhaba blogger dunyasinin vefali insanlari,
Azerbaycan`da şunu farkettim. Malumunuz, Türkiye`de binalardaki dairelerin dış kapılarındaki kapı kolu olmuyor. Ya kırılıyor, ya da kapı yapılırken dışarıdan kol konmuyor. Tahminim, böyle bir mantığın arkasında, kapının dışarıdan açılamaması gibi bir düşünce yatmaktadır. Yalnız, bunun şöyle bir dezavantajı var, eğer anahtarı almadan çıkarsanız, ya da çocuk felan içeride kalırsa, kapının açılması zor olabiliyor. Gerçekten zaman zaman insana stres veren bir durum. Ama Azerbaycan`da böyle bir soru yok. Genelde kapıların arkasındaki kapı kolları oldukları gibi yerlerinde duruyor. Mesela şu an oturduğum daire öyle. Şu veya bu nedenden dolayı kapıyı kapatıp dışarı çıkmam gerekse, bunu rahat rahat yapıyorum. Bilmiyorum, gerekli bir ayrıntımı, ama ben yine de sizlerle paylaşmak istedim. Keyfini çıkarın ))))
selamlar... sevgiler...
Tuesday, July 08, 2008
Azerbaycan'da su parası
Friday, June 06, 2008
Ve Nihayet Azerbaycan li aday VI Turkce Olimpiyatlarinin birincisi oldu
http://www.youtube.com/watch?v=lO0HltwLd1c
http://www.youtube.com/watch?v=lO0HltwLd1c
Wednesday, April 23, 2008
Çırpınan Metin Kardeşin Dikkatine...
Azerbaycan'da Çırpınırdı Kara Deniz şarkısı düzenli aralıklarla okunur. Hatta okunmadığı tören, program yok gibi. Yalnız burada bu şarkıyı biraz değiştirmişler dostum. Türkün Şanlı bayrağını bir yerlere dikmek meselesi var yaaaa... Burda, "Azerbaycan Bayrağını, Karabağa dikeceğiz" diyorlar. Burada olsan tüylerin diken diken olurdu. Çünkü ben o şarkıyı her dinlediğimde, ve mahnının o kısmına gelindiğinde, hatta şimdi yazarken bile, titrediğimi hissediyorum. İki kardeş ülkenin kültürel yakınlığındaki bu birliktelik, buradan görülmeğe değer.
Bu konuda her geçen gün biraz daha mesafe katediliyor. Mesela Diyanet İşleri Başkanlığı'nın burada üç camisi var. Burada her hafta cuma namazı kılınıyor. Eğer siz o camilerden uzaklardaysanız, dolayısıyla "cumaya gitme" hayaliniz suya düşüyor. Geçenlerde bir seferinde bir arkadaş arabasıyla, geldi aldı, beraber gittik. Yani anlayacağın, buraya geldiğim günden bu yana sadece bir kez cumaya gidebildim. Oradaki cumaların kadrini, kiymetini bilmek lazım. Tembellik etmemek, sürekli takipte olmak lazım. İnsan cumadan ayrı kalınca, daha çok özlüyormuş. Bilginize, ilginize ve dikkatinize...
Friday, March 28, 2008
Nevruz ve Semeni

Azerbaycan’da ve diğer Türk cumhuriyetlerinde Nevruz cok geniş çaplı bir şekilde kutlanmaktadır. Devlet politikası olarak da burada milli bayramımız olan Nevruz’a gerektiği kadar ilgi gösteriliyor. Bu yıl Bakü’deki törenlere on bin civarinda yabancı ülke vatandaşının katıldığı haber dolaşıyor. 21 Mart Nevruz bayrami olduğu için bu gün yeni yılın başladığı kabul ediliyor. Mesela ayın 23’de bir düğündeyim, orada düğünü yöneten sunucu “üç gündür yeni yıl başladı” gibi cümleler kullanıyordu. Bunun dışında Azerbaycan Bakanlar Kurulu’nun aldığı kararlar burada 20-29 Mart tarihleri arası tatil ilan edildi. Bunun da maksadı insamıızın kendi milli bayramını doya doya yaşamasını sağlamaktır. Batılıların Noeli ve Şükran Günü (Thanksgiving) nü nasıl kutladığını hatırlayın lütfen. Burada gerçekten Novruz olunca, hayatın daha bir güzelleştiğini görüyorsunuz. Nevruz Bayramı Azerbaycan ve diğer Türk cumhuriyyetlerinde Ramazan ve Kurban bayramlarından daha geniş çaplı kutlanıyor desek yeridir. Novruz’un en önemli sembollerinden biri Semeni buğday tanelerini bir tabağa koyup, suladığınız zaman belli bir zaman sonra, buğday taneleri yeşermeye başlar. İşte orada ortaya çıkan yeşilliğin beline bir kırmızı kemer taktınız mı harika bir goruntu oluyor sonrasında işte. Demek ki, ne yapmak lazım, fesat ve habis niyetli insanların bizim kendi milli değerlerimiz üzerinden terör estirmelerini önlemek için kendi milli değerlerimize sahip çıkmak lazım. Ben de gücümün yettiği kadarıyla bu gerçeği sizlere duyurmuş olayım..
Wednesday, March 26, 2008
Sizden gelenler

Çay'ı çok sevdiğimi söyleyince, yasli bir teyze anlattı geçenlerde, bak diye basladi söze .
Çayın alt demliği evdeki kaynanadır; devamlı kaynar durur..
Üst demlik evdeki gelindir; alt demlik kaynadikça o olgunlaşır, demlenir..
Gelinin kocası ise bardaktir; biraz kaynana doldurur onu biraz da gelin...
Çocuklar çayın sekeridir; tat verir...
Görümce ise çay kasigiıdır; arada bir gelir ve karistiriır gider...
Kaynataya gelince; o da bardak altidir; dökülenleri bir araya toplar...
Çay deyip te geçmemek lazim demek ki... bi durmak, dusunmek lazım ..
degerli dostlar Neslihan evleniyor mu ne?:):):) sanırım hazırlık var... Ne diyelim, Allah mesut bahtiyar etsin:)
Azerbaycan'dan Ramin Aliyev göndermiş ;
Hande mi yener Funda mı arar hayır Seray sever. Bu üçüne önce Nejat işler sonra da Ahmet çakar. Bu geyik Celal'i Bayar bu geyiğe dayanamayan Ferhat göcer yıllar sonra bunlar tarih olur o tariHi de Gönül yazar Mehmet okur. Bu mesajı 10 kişiye gönderirsen dileklerin kabul olur. Buna da anca Kadir inanır:)))
EVLIGIN ILK HAFTASINDA:
Damat: Ah! Nihayet ruya gercek oluyor!!
Gelin: Senden ayrilmami ister misin?
Damat: Hayir! Bu lafi bir daha asla soyleme!
Gelin: Sen.. Bana asik misin?
Damat: Taaaabiki.
Gelin: Beni terketmeyi dusunur musun?
Damat: Tabi ki hayir.
Gelin: Peki bana bir opucuk verir misin?
Damat: Evet hem yuzune hem gozune.
Gelin: Peki bana bir gun vuracak misin?
Damat: Asla! Ben o tur erkeklerden degilim.
Gelin: Sana guvenebilir miyim?
Damat: Evet.
Gelin: ASKIM.
EVLILIGIN YEDINCI SENESINDE:
[ lutfen YUKARIDAKI konusmayi asagidan yukariya dogru okuyunuz bu kez !!!!]
Damat: Ah! Nihayet ruya gercek oluyor!!
Gelin: Senden ayrilmami ister misin?
Damat: Hayir! Bu lafi bir daha asla soyleme!
Gelin: Sen.. Bana asik misin?
Damat: Taaaabiki.
Gelin: Beni terketmeyi dusunur musun?
Damat: Tabi ki hayir.
Gelin: Peki bana bir opucuk verir misin?
Damat: Evet hem yuzune hem gozune.
Gelin: Peki bana bir gun vuracak misin?
Damat: Asla! Ben o tur erkeklerden degilim.
Gelin: Sana guvenebilir miyim?
Damat: Evet.
Gelin: ASKIM.
EVLILIGIN YEDINCI SENESINDE:
[ lutfen YUKARIDAKI konusmayi asagidan yukariya dogru okuyunuz bu kez !!!!]
Garip bir ironi... Ramin evli ve hatta çocuğu bile var... Neslihan ise evlenmeye hazırlanan çiçeği burnunda mustakbel gelin... Ne diyelim Ramin'in tecrübeleri umarız kendisine ışık tutar:):):)):
Tuesday, March 25, 2008
Otomobil sevenlere

Azerbaycan cip kullanımı çok yaygın. Ben ilk geldiğimde bu bana çok garip geliyordu, ama artık alıştım. Problem yok. Beni en çok şaşırtan Türkiye ‘de genelde Toyota’nın RAV4 ‘ünü görüyordum, ama bu modelden hiç haberim yoktu. Buraya gelince ilk zamanlar ilgimi çeken hadise aynen şöyle cereyan etmişti. Havaalanı yolunda otobüs bekliyordum. Orada 10 dakika beklerken, karşılaştığım durum acayipti. Her dakikada yoldan bir Toyota Prado`nun geçtiğine şahit oldum. Tabii icinde surucu de vardi. :):):) Sanırım yakıt fiyatları Türkiye’de ucuz olduğu için daha ekonomik olan RAV4 Türkiye’de cok kullanılıyor. Azerbaycan’da ise bu konuda bir rahatlık olduğunu söylemek gerekiyor. İlave bilgi için www.avtomobil.az Fiyatı 30-40 bin dolar civarında.Monday, January 21, 2008
Enteresannnn.....

Kahabat – kaba et
Azerbaycanlı ünlü bir sanatçı şarkı söylüyormuş: “Kabahatin büyük” diye. Sonra sanatçımız, bir orta asya türk cumhuriyetine gidiyor. Orada sahnede “kabahatin büyük” diye kendinden geçerken, seyirciler ona gülüyorlarmış. Meğerse o ülkede kabahat, kaba et yani hani üstüne oturduğumuz bölgenin ismini anlatan bir kelimeymiş. Ne kadar da enteresan değil mi? :):):):)
Eskişehir’de çok tatar bulunur, malumu aliniz. Bir tatar dedi ki, tatarca soba, “piç” şeklinde kullanılıyor. Oradaki diğer arkadaşlara yabancı gelmiş olabilir, ama azerbaycan’da soba, “peç” anlamında kullanılıyor. Dolayısıyla bu da türk dilli halklar arasında kelimlerin ne kadar yakın olduğunu gösteren çok önemli bir ayrıntı.
Yine başka bir kelime, “kıç”, Azerbaycan’da kıç bacak anlamında kullanılıyor. Şeytanın kıçını kırmak, çok yol yürüdüğünüzde, burada kıçım kırıldı dediğinizde insanlar bunu normal kabul ediliyorlar. Bu bakımdan İsmail kardeşim, yazın buraya geldiğinde, eminim gezmekten senin de kıçın kırılacak. :)
Bir de orta Asya’da kullanılan “kar hane”, yani firma kelimesi. Bunun türkçeye nasıl geçtiği konusunda bilginiz vardır umarım. Birisi demiş ki, Türkiye devlet başkanına, “siz de bekarlar, (bekar bu arada işsiz insan anlamına geliyor) çok, biz de bekarlar çok. Bol bol kar hane açalım da, hepsi çalışsın”... :):):) Uretime katkı için firma sayısındaki artış, malumunuz, talep eğrisini sağa kaydırır. Ama gel gör ki, bazen de insanları zor durumda bırakabilir...
Kelimelerin ön planda olduğu nadir durumlar!
Azerbaycanlı ünlü bir sanatçı şarkı söylüyormuş: “Kabahatin büyük” diye. Sonra sanatçımız, bir orta asya türk cumhuriyetine gidiyor. Orada sahnede “kabahatin büyük” diye kendinden geçerken, seyirciler ona gülüyorlarmış. Meğerse o ülkede kabahat, kaba et yani hani üstüne oturduğumuz bölgenin ismini anlatan bir kelimeymiş. Ne kadar da enteresan değil mi? :):):):)
Eskişehir’de çok tatar bulunur, malumu aliniz. Bir tatar dedi ki, tatarca soba, “piç” şeklinde kullanılıyor. Oradaki diğer arkadaşlara yabancı gelmiş olabilir, ama azerbaycan’da soba, “peç” anlamında kullanılıyor. Dolayısıyla bu da türk dilli halklar arasında kelimlerin ne kadar yakın olduğunu gösteren çok önemli bir ayrıntı.
Yine başka bir kelime, “kıç”, Azerbaycan’da kıç bacak anlamında kullanılıyor. Şeytanın kıçını kırmak, çok yol yürüdüğünüzde, burada kıçım kırıldı dediğinizde insanlar bunu normal kabul ediliyorlar. Bu bakımdan İsmail kardeşim, yazın buraya geldiğinde, eminim gezmekten senin de kıçın kırılacak. :)
Bir de orta Asya’da kullanılan “kar hane”, yani firma kelimesi. Bunun türkçeye nasıl geçtiği konusunda bilginiz vardır umarım. Birisi demiş ki, Türkiye devlet başkanına, “siz de bekarlar, (bekar bu arada işsiz insan anlamına geliyor) çok, biz de bekarlar çok. Bol bol kar hane açalım da, hepsi çalışsın”... :):):) Uretime katkı için firma sayısındaki artış, malumunuz, talep eğrisini sağa kaydırır. Ama gel gör ki, bazen de insanları zor durumda bırakabilir...
Kelimelerin ön planda olduğu nadir durumlar!
Labels:
Anı,
Azerbaycan,
Eskişehir Günlük,
İzlenimler
Subscribe to:
Posts (Atom)
